31 Ekim 2013 Perşembe

DEJA-VU; 31.BÖLÜM

Tyler restorandan içeri girdiğinde Fanny’nin cam kenarındaki iki kişilik masada kendisini beklediğini gördü. Kızın dikkati bir anda yüzünde toplanınca, genç adam kalp ritmlerinin bozulduğunu hissetti. Fanny eliyle belli belirsiz bir işaret yapıp adamı yanına çağırdı. Tyler kendisiyle aynı anda hareket eden garsonunda kızın masasına yaklaştığını gördü. Genç adam masaya ulaştığında “Merhaba,” dedi sakin bir sesle. Fanny gözlerini tekrar kendisine çevirince adam afalladı. Güneş batmak üzereyken, son numarasını yapmış ve Fanny’nin göz bebeklerine tüm nurunu aksettirmişti. Tyler kızın gözlerinden bakışlarını ayıramadı uzun süre. Yanındaki garson boğazını temizleyince genç adam silkinip sandalyeye bıraktı kendini.

“Sana da merhaba,” dedi kız. “Ne alırsın?”

Tyler, garsonun önüne bıraktığı menüden rast gele seçimler yaptı. Adam, kızın siparişlerini de alınca seri hareketlerle yanlarından uzaklaştı.

Şimdi iki genç derin düşünceler içinde birbirlerine bakıyorlardı. Zihinlerdeki sözler, hem birbirinin aynıydı, hem de ikisini de içinde oldukları çetrefilli durumdan kurtaracaktı. Ancak aynı olan bir şey daha vardı, oda; ikisininde söz konusu birbirleri olunca, yeterli cesarete sahip olamamalarıydı. Bu yüzden cazip fikirlerin ve sabırsızca dudaklardan dökülmeyi bekleyen kelimelerin yerini “Nasılsın?” sorusu aldı. İki gençte bu soruyu aynı anda birbirlerine yönelttikleri için, “Önce sen,” oldu bir sonraki kelimeleri. Ve yine koro halinde çıkmıştı sözler dudaklarından.

Fanny omuzlarını hafifçe sarsan kısık bir gülüşün ardından; “Bu çok saçma,” diyebildi. “Kendimi beş yaşındaymış gibi hissediyorum.”

“Ben şahsım adına şunu söyleyebilirim ki,” dedi Tyler hınzır bir gülümsemeyle. “Beş yaşında olmadığının fazlasıyla farkındayım.”

Fanny’nin ifadesi saniyeler içinde alaycı bir kınamaya dönüştü. “Eğer çapkınlar için düzenlenen bir ödül töreni olsaydı, açık ara farkla birinci olurdunuz bayım.”

Tyler sırıttı. “Teşekkür ederim.”

Fanny, genç adamın ıslah olmayacağını anlayınca başını çaresizce iki yana salladı. Adam bu aşağılayıcı ifadeye sinirlenmek yerine güldü. Fanny’de her söz, her tavır farklı bir hal alıyordu. Öyle ki, Tyler neredeyse bu kızın kendisine büyü yaptığını düşünecekti. Ancak Fanny’nin insanları etkilemek için farklı güçlere ihtiyacı yoktu. Ruhunun ve gözlerinin canlılığı, bir ölünün bile, atmayan kalbini hayata döndürebilirdi.

İki garson, siparişlerini masaya yerleştirirken Tyler sabırla işlerini bitirmelerini bekledi. Yanında hafif bir hareketlenme olunca başını yavaşça o yöne çevirdi. Siyah saçlı, yeşil gözlü garson kız; “Başka bir arzunuz var mıydı?” diye sorunca Tyler gülmemek için zor tuttu kendini.

“Hayır,” dedi sonra kesin bir dille. “Şu an istediğim her şeye sahibim.” Son sözleri söylerken gözlerini manidar bir ifadeyle Fanny’e dikmişti. Kızın yüzünün kızardığını görünce Tyler’ın dudağının bir kısmı hafifçe yukarı doğru kıvrıldı. Yanındaki garson kızın bu bakışmadan dolayı ümitleri yıkılmış olacak ki başka bir şey söylemeden yanlarından ayrıldı.

Tyler çatal bıçağını eline alarak daha önce hiç tatmadığı yemekten dikkatle bir lokma götürdü ağzına. Tadından memnun kalınca tereddüt etmeden büyükçe bir lokma daha aldı yemeğinden. Çatalını dudaklarından aşağı indirirken gözü yemeğine dokunmadan oturan Fanny’e takıldı.

“Bir sorun mu var?” diye sordu endişeyle.

Kız bakışlarını üzerinde sabitleyince Tyler’ın gözleri kısıldı. Fanny gülmemek için dudaklarını ısırıyor ama gözlerinde kaçamakça boy gösteren neşe kırıntıları, kızın çabalarını boşa çıkarıyordu. “Hayır,” dedi Fanny duraksayarak. “Yani aslında evet. Az önce garson kızla aranızda geçen diyaloğu düşünüyordum da…”

Fanny cümlesini yarım bırakınca Tyler elindeki çatalı dikkatle masaya koydu. “Cümleni bitirmeni bekliyorum merakla,” dedi adam. Ardından da ellerini çenesinin altında birleştirdi.

Şu an istediğim her şeye sahibim.” Fanny beceriksiz bir taklitle Tyler’ın sözlerini tekrar ederken gülümsüyordu. “Kıza bu cevabı verirken, istenmeden rahatsız edilen bir Kont’a benziyordun.”

Tyler gülümsedi. “Eğer öyle görünüyorsam bile farkında değildim. Cümlenin içine Kont kelimesini serpiştirdiğine göre dönem romanları okumaktan hoşlandığını söyleyebilir miyiz?”

Tyler’ın, konuşmayı başarıyla başka yöne çekmesi, Fanny’nin gözünden kaçmamıştı. Neyse ki kız, adama ayak uydurarak, tatlı bir muhabbet için, Tyler’la beraber ilk adımları attı.

“Kitap okumayı çocukluğumdan bu yana çok severim. Her türde roman okudum. Ama bende dönem romanlarının yeri daha özeldir. Sanırım sende yazarsın. Ne tür romanlar yazıyorsun?”

“Polisiye,” dedi Tyler. Kızla bir ortak noktalarının olmasından dolayı memnundu. “Bende çok türde roman okudum ama polisiyelere her zaman daha fazla önem vermişimdir.”

Fanny başıyla onayladı. “Bu arada soyadını öğrenebilir miyim?”

“Moore,” dedi Tyler kısaca.

Fanny’nin zihninde alarm çanları çalmaya başladı. “Gece-nin yazarı Tyler Moore sen misin?”

Genç adam şaşkınlıkla onayladı. “Kitabımı okudun mu?”

Fanny yutkundu. “Hali hazırda okumaktayım ve şimdiye kadar, yazdıklarından etkilendiğimi bilmeni isterim.”

Tyler içinin gururla dolduğunu hissetti. Uzun zamandır bu duyguyu hissetmemişti. Takdir edilmek güzel şeydi. “Teşekkür ederim,” dedi sıkılgan bir ifadeyle. “Beğenmen mutlu etti beni.”

“Teşekküre gerek yok,” dedi Fanny ciddi bir tavırla. “Başarılı bir yazarsın. Sanırım bir kitabını daha okumuştum ama adını şimdi hatırlayamıyorum. Sonrada başarılı bir yazar olduğuna kanaat getirip son çıkan kitabını da almaya karar vermiştim.”

“Tabii o zamanlar beni tanımıyordun,” dedi Tyler.

Fanny gülümsedi. “Evet, ama seni tanımamın kitaplarını okumamı engelleyeceğini sanmıyorum.”

“Ah!” dedi Tyler elini kalbine götürerek. “Beni onurlandırdınız Bayan Fanny.”

Genç kızın gülümsemesi kısık sesli kıkırtılara dönüştü.

“Sen boş zamanlarında neler yaparsın?” diye sordu Tyler. Buluşma, tahmininden daha iyi geçiyordu. Şimdilik ikisi de birbirlerini neden aradıklarına dair bir konuşma yapmamışlardı ve bu, Tyler’ın fazlasıyla işine geliyordu.

Fanny’nin, sorusu üzerine birdenbire yemeğiyle ilgilenmeye başlaması, Tyler’ı telaşlandırdı. Yanlış bir zamanlamayla, doğru bir soru yöneltmişti kıza.

Fanny’nin kendisiyle temkinli konuşmalar yaptığını ilk tanıştıkları anda da fark etmişti. Kız, belli yerlerde kendini geri çekiyor ve konuşmayı başka yönlere sürüklüyordu. Genç adam, bu güvensizliğin nedenini merak ederken buldu kendini. Fanny’i bu kadar buğulu gösteren hüznün kaynağı neydi, ya da kimdi?

“Boş zamanım olmuyor.” Sonunda, kızın sorusuna verdiği kısa cevap, genç adamı endişelerinden bir nebze de olsa arındırdı.

“Hiç mi?” diye sordu. Lanet olsun şu ısrarcılığıma… İçinden kendi kendiyle düello ederken Fanny’nin gözlerine bakmamaya çalıştı. Kız belli ki bu konu hakkında daha fazla konuşmak istemiyordu. Ne diye üsteliyordu ki? Çünkü onun hakkındaki her şeyi öğrenmek istiyorum, diye yanıtladı iç sesi kendi kendini. Nelerden hoşlandığını, onu nelerin endişelendirdiğini ya da korkuttuğunu, tamamıyla sahip olmak istediği kalbinin hızla atmasına nelerin neden olduğunu… Her şeyi, onun hakkındaki her ayrıntıyı bilmek istiyordu. Bu güçlü arzuyu ne ilk aşkı Rose’a, nede sonra hayatına giren her hangi bir kadına karşı hissetmişti. Şu anda yaşadıkları farklıydı, Fanny’de bulduğu her neyse, genç adamın farkında olmadan, yıllardır aradığıydı…

Bakışlarını tekrar Fanny’e yönelttiğinde, kızın ağzındaki lokmayı yutmaya çalışmasını izledi. “Tanrım!” dedi sonra Fanny. Yüzü buruşmuş, her zamankinden daha sevimli bir hal almıştı. “Bu yemeğin içinde mantar var.”

Tyler, Fanny’nin, kendi sorusunu duymazdan gelmesiyle rahatladı. Bir daha böyle bir hataya düşmemek için zihninin kontrolsüzce konuşan kısmını sıkı sıkı tembihledi. “Mantardan hoşlanmıyorsun sanırım,” dedi. Şimdi güvenli sularda yüzdüğünü anlamıştı, çünkü Fanny hararetle başını sallamaktaydı.

“Hemde hiç hoşlanmam,” dedi kız. “Bu yemeği ilk defa yiyorum ve kreplerin katmanlarının arasında mantar olduğunu, yiyene kadar fark etmemiştim. İsmi de hiç ipucu vermedi.”

Tyler hafifçe gülümsedi. “Başka bir sipariş vermek ister misin?”

“Sanmıyorum,” dedi kız. “Sanırım artık kalkmam gerek. Geç oldu.”

Tyler hayır demek istedi. Onunla olduğu anlarda zamanın durduğunu haykırmak istedi. Gitme, demek istedi kız hızla toparlanırken. Kalması için ne yapması gerektiğini bilmek istedi. Yüreğinin duvarlarından sızmak istedi sessizce. Çoğu zaman gözlerinin mavisini gölgeleyen acıya pusu kurmak istedi.

Ancak Fanny isteklerine karşılık vermeye gönüllü değildi. Genç adam bu yüzden, hiçbir duygusunu yansıtmadığı yüzüne, birde alaycı gülümsemesini ekledi. Garsona eliyle işaret yaparak hesabı istedi. Fanny’nin tüm itirazlarına rağmen yüklü bir bahşişle beraber hesabı ödeyip yavaşça doğruldu. Ayağa kalkarken titreyen dizlerine lanet okumadan da edemedi. Fanny çantasını koluna asmış telefonunu eline kalmıştı. Boşta kalan elini Tyler’a uzatarak “İyi akşamlar,” dedi. “Yemek için teşekkür ederim.”

“Rica ederim,” dedi genç adam. “Keşke mantarlı olmasaydı da, yiyebilseydin.”

Fanny cevap vermeden omzunu silkti, sonrada Tyler’la birlikte restorandan dışarı çıktı...

******

Fanny, evinin bulunduğu sokağa girerken Tyler’la beraber geçirdiği harika dakikaları, hiçbir ayrıntıyı atlamadan tek tek zihninden geçirdi. Genç adam, bir ara saklı tuttuğu hislerine ince sorularla saldırı düzenlemişti, ancak neyse ki kız, bu tarz duygularının etrafına ördüğü kalın hissizlik duvarı sayesinde, saldırıyı geçiştirmeyi başarmıştı. Fakat bu böyle nereye kadar sürecekti? Kendini, korkuları yüzünden, sürekli başkalarından koruyarak mutluluğu nasıl bulabilirdi? Ya da romanlarda bahsedilen, hani şu, sonsuza kadar süren mutluluk gerçek hayatta hiç var olmuş muydu? Yoksa buda, sadece yazarların sınırsız hayal güçleri sayesinde ortaya çıkan, bir duygu yanılsaması mıydı?

Genç kız sinirli bir kahkaha attı. Bu düşünceler en az mantarlı yemek kadar rahatsız edici ve moral bozucuydu.

Malikâneye geldiğinde, aracını güvenlik görevlilerine bırakmadan, kendi garajına park etti. Eve girmek üzereyken Tom’un devriye gezdiğini gördü.

“Selam Tom,” diye seslendi.

“Merhaba efendim. Hoş geldiniz.”

Genç kız gülümseyerek içeri girdi. Kapıyı sessizce kapatırken aşağıdan hizmetlilerin telaşlı sesleri kulağına çalındı. Muhtemelen akşam yemeğinin ardından çıkan bulaşıklarla, mutfak, savaş alanına dönmüştü.

Salondan içeri girdiğinde babasıyla Marco’nun dev ekran karşısında oyun oynadıklarını fark etti. “Merhaba Marco,” diye seslendi kardeşine. Babasına olan siniri ve kırgınlığı hala geçmemişti, açıkçası adam, bu konuda henüz hiçbir girişimde bulunmamıştı.

“Merhaba Fanny,” dedi Marco. Başını ekrandan çevirme zahmetine bile girmemişti. Genç kız gözlerini kaçamakça babasının olduğu tarafa çevirdi. Bakışları Alvin’in gözleriyle çakışınca, kötü bir şey yaparken yakalanmış gibi yüzü kızarıverdi.

Dikkatini hızla kardeşinin ensesine yöneltti. “Ben yukarı çıkıyorum,” diye mırıldandı. “Çalışmam gerek.”

Marco’nun yanıt vermesini beklemedi, zaten genç adam kendisini oyuna o kadar kaptırmıştı ki sonra, aralarında geçen bu kısa diyalogları hatırlayacağını bile sanmıyordu Fanny. Odasının tanıdık sıcaklığına adım attığında derin bir nefes alarak çantasını pencerenin önündeki okuma koltuğunun üzerine bıraktı. Parmaklarıyla alnının iki yanındaki akupunktur noktalarına sağlam bir masaj yapmaya başladı. Günlerdir yaşadığı stresi bu hareketle bertaraf etmeye çalışmak, acınası bir çabaydı. Fanny bunu fark eder etmez ellerini başından çekip kendini yatağının üzerine bırakmıştı.

Gözlerini dinlenmek amacıyla kısa süreliğine kapattı. Sonra günün her anı zihninde ayrıntılı resimler halinde canlanmaya başlayınca, homurdanarak gözlerini araladı. Tyler’la geçirdiği vakitler hatırlanmaya değerdi, bu yüzden gözleri açık halde o anları düşündü. Diğer berbat hatıralarını silmek için beynine format atma şansı olsaydı keşke.

Tyler’ın eşsiz gamzeleriyle zihninde kendi kendine ziyafet çekerken, derinlerden fırlayan bir soru fazlasıyla rahatsızlık vermeye başlayınca, yatakta hızla doğruldu. Genç adam, Fanny’i neden aradığını söylememişti ve Fanny’de bahanesi olmadığı için, bu konuyu psikolojik olarak bilinçaltının derinlerine gizlemiş olmalıydı. Muhtemelen Tyler’da yemek yiyip konuştukları sırada muhabbeti bölüp neden aradığını söylemek istememişti.

Fanny eliyle alnının ortasına sertçe vurdu. Komodinin üzerinde duran telefonunu almak için yatağından kalktı. Tyler’ın numarasını bulunca arama tuşuna bastı.

Birkaç çalışın ardından “Merhaba Fanny,” diyerek yanıtladı Tyler telefonu.

Genç kız gülümsedi. “Merhaba. Seni rahatsız ettiğim için üzgünüm ama benimle neden buluşmak istediğini söylemediğin geldi aklıma. Önemli bir şey miydi?”

Ufak bir duraksama oldu hattın öbür ucunda. “Aslında,” dedi Tyler. “Helen’e akşam yemeğine davetliyiz. Gelmek ister misin? Eğer istemezsen ben onu atlatmanın bir yolunu bulurum.”

Fanny hemen atıldı. “Hayır, atlatman için bir neden yok. Seve seve gelirim. Ne zaman?”

“Yarın akşam. Uygun mu?”

“Şüphesiz.”

Tyler’ın halinden memnun kahkahasınu duyunca Fanny’de gülmeye başladı. “Yarın görüşürüz öyleyse,” dedi genç adam kapatmadan önce.

“Görüşürüz.”

Genç kız rahatlayarak telefonu yatağın üzerine fırlattı. Neyseki Tyler, Fanny’e kendisini neden aradığını sormamıştı. Şimdi tek yapması gereken sıcak bir duş almak, sonrada çalışmaya başlamaktı. Adımları çoktan onu olmak istediği yere götürmeye başlamıştı.

Sıcak su kaslarını gevşeterek teninde kendine yol çizerken derin bir nefes aldı. Arsa elinden gittiği için projesini askıya almayacaktı. Yarın ilk iş, ekibi toplayıp yeni bir arsa bulmalıydı, bu sefer daha hazırlıklı olacak ve gerekirse yerin altını bile kontrol ettirecekti…

Genç kız üzerine rahat bir şeyler geçirip odasına döndüğünde şaşkınlıkla duraksadı. Babası ve Madam Alanis yatağının kenarına oturmuş suçlu çocuklar gibi başlarını öne eğmişlerdi.

“Madam?” dedi soran bir ifadeyle.

Kadın başını hızla kaldırınca Fanny’le göz göze geldi. “Merhaba Bayan Fanny,” dedi zoraki bir gülümsemeyle. “Nasılsınız?”

“Ben gayet iyiyim,” dedi kız. Sinirlerine hakim olmaya çalışıyordu. “Burada sorulması gereken soru şu; neden buradasınız?”

Fanny, yaptığının yanlış olduğunu biliyordu. Babasına olan tüm sinirini Madam’dan çıkarıyordu ve bu normal şartlarda ilk önce kendisinin itiraz edeceği, adaletsiz bir davranıştı. Adaletin canı cehenneme! Eğer şu hayatta adalet olsaydı, Alvin’le bu duruma düşmemiş olurlardı zaten.

“Fanny!” dedi babası. Sesindeki ikaz tonu Fanny’i iyice çileden çıkardı. “Madam’la konuşurken ses tonuna dikkat et,” dedi adam. Bu sözler Fanny’nin içinde bazı duyguların, tamiri imkânsız şekilde parçalanmasına neden oldu. Gözlerinin dolduğunu saklamak için başını öne eğip sakinleştirici nefesler almaya çalıştı. En sevdiklerini kaybettiğinden bu yana kimsenin yanında ağlamamıştı, şimdide bu geleneğini bozmayacaktı.

“Alvin!” dedi Alanis bir solukta. “Böyle davranma lütfen. Biz birbirimizle istediğimiz şekilde konuşma hakkına sahibiz.”

Madam Alanis’in kendisini babasına karşı savunması o kadar ironik bir durumdu ki Fanny’nin gözüne dolan yaşlar sihirli bir el değmişçesine geri çekiliverdi. Şimdi, kızın kalbini sıkan el dışında, içinde hiçbir duygu yoktu. “Komik,” dedi fısıltıyla. “Bu gerçekten komik.”

“Komik olan ne?” diye sordu Alvin. Ayağa kalkmış tüm ihtişamıyla kızının karşısına dikilmişti.

“Odama neden geldiniz?” diyerek karşı atakta bulundu Fanny. Babasının sorusunu duymazdan gelmeye karar vermişti. Gözlerini, büyük bir cesaret örneği göstererek Alvin’in şimşekler çakan gözlerinden ayırmadı.

“Buraya sizden özür dilemeye gelmişti,” dedi Madam Alanis. Alvin’in, kızının sorusuna yanıt vermeyeceğini anlayınca olaya müdahale etme isteği duymuştu. “Ancak bu konuşmayı sonra yapmak daha yararlı olacak sanırım.”

“Konuşma yeteneğinimi kaybettin baba?” Fanny bu soruyu alaycı bir kınamayla sormuştu. “Artık senin yerine Madam’mı sözcülük ediyor?”

Genç kız, yüzüne inen sert tokatla başı yana doğru savrulmadan önce, Alvin’in gözlerindeki hiddetten şaşkına dönmüştü. Babasından yediği ilk tokatın acısını yaşama izni vermedi kendine, onun yerine dişlerini sıkarak yanağını içten doğru ısırdı. “Odamdan defolun,” dedi ölü gibi bir sesle. Başı hala tokadın kuvvetiyle savrulduğu şekilde duruyordu.

Alvin’in peşinde Madam’la odasını terk etmesi üzerine doğruldu. Boynunu yavaşça düzeltti. Ellerini yanında yumruk yapmıştı, onları açma gereğini duymadı. Odasının ışıklarını kapatarak kapısını kilitledi. Cep telefonunu da kapatıp, masasının üzerinde duran sabit telefonun fişini koparırcasına çıkardı. Camıda sertçe kapattıktan sonra perdeleri hiçbir ışığın içeri sızmayacağı şekilde sıkı sıkıya örttü. Evet, artık ağlamaya izni vardı. Ancak buna ne aynadaki yansımasından kendisini şahit edecek, nede cırcır böceklerinin, sesleriyle ruhuna eziyet etmesine izin verecekti. Bazı şeyler olabildiğince sessizce yaşanmalıydı, gözyaşları yanaklarından süzülürken genç kız başını yastığına koydu.

Uzun süre hıçkırarak ağladıktan sonra yan tarafına dönüp komodinin üzerinden annesinin resmine uzandı. “Buna şahit olmadığın için memnunum,” diye fısıldadı. Sonrada ağlamaktan şişen ve batan gözlerini, üzerine çöken rehavetin zorlayıcı gücü sayesinde kapattı. “Komik değildi,” diye fısıldadı kendi kendine uykuya dalmadan önce. “Bu hiç komik değildi...”


Alvin ellerini başının çevresine sarmış odasında çılgınca bir o yana, bir bu yana volta atıyordu. “Nasıl yapabildim?” diye sordu ıstırapla. “Bunu kızıma nasıl yabildim? Beni asla affetmeyecek. Günlerce kapısında yatmalıyım belki de. Ah, beni yinede affedeceğini sanmam.”

Madam Alanis’in çaresiz kaldığı anlar pek olmazdı. Fakat şimdi ki çaresizliği tüm bilgilerinin ve birikimlerinin kar etmeyeceği boyuttaydı. Ne Alvin’i teselli edebiliyor nede oturduğu yerden kıpırdayabiliyordu. Fanny’nin gözlerinde gördüğü yıkımı, hayatı boyunca unutamayacaktı. Titrek bir soluk alarak elini farkında olmadan boynuna götürdü. Fanny’nin odasına gitmeden önce her şey yolunda gibi görünüyordu. Alvin, yaptığı hatanın farkındaydı ve kızından özür dileyip gönlünü alacaktı. Tıpkı Madam’la yaptıkları konuşma gibi. Fakat Fanny’nin uzlaşmadan yana olmayışı ve asi konuşma tarzı, adamı çileden çıkarmıştı. Fanny’nin o tavırları yalnızca çok üzgün olduğu zaman takındığını biliyordu Alanis. Ancak babasının, kızını, kendisi kadar iyi tanımadığını hesaba katmamıştı.
“Daha sakin olmayı denemelisin Alvin,” diye mırıldandı.

Adam kapana kısılmış gibi davranmayı bırakıp duraksadı. “Biliyorum,” diye mırıldandı. “Ama o anda elime söz geçiremedim. Hala nasıl yaptığıma anlam veremiyorum.”

Alanis kendi kendine kurduğu dehşet senaryolarını bir kenara bıraktı. Şimdi ilgilenmesi gereken daha acil meseleler vardı. “Seni affedecektir,” dedi ayağa kalkarken. “Sen onun bu hayatta en çok sevdiği insansın.”

“Ona vurmadan öncesine kadar öyleydim,” dedi Alvin. Sesinin tonunda oyuncağı elinden alınmış bir çocuğun huysuzluğu vardı. “Şimdi sevdiklerinin arasında en son sırada bile yer almıyorumdur.”

Alanis gülümsedi. Bunun için hatrı sayılır bir güç harcamıştı. “Sana şu anda çok kızgındır. Ama eminim hazır olduğunda affetmesini de bilecektir. Fanny’i ikimizde tanıyoruz, bir süre kendi haline bırakılması gerekiyor. Senden tekrar rica ediyorum, lütfen, ne yaparsa yapsın kötü bir tepki gösterme.”

Alanis sözlerini bitirdiğinde Alvin’e yaklaşıp tek elini yüzüne götürdü. Avucunda bir ıslaklık duyumsayınca Alvin’in ağladığını anladı. Şefkatle o göz yaşını eliyle yok ederek sevdiği adama tekrar gülümsedi. “Seni seviyorum,” diye mırıldandı.

Alvin gözlerini kapatarak sevdiği kadının bu zor anlarda kendisine sağladığı güven ve huzurdan faydalandı. Hayatın kendisine sunduğu bu değerli armağanı hak etmek için ne gibi bir iyilik yaptığını bilmiyordu, umursamıyordu da. Sevdiklerini elinde tutmak konusunda şimdiye kadar kötü bir tutum sergilemişti. Bundan sonra Alanis sayesinde hayatına ve hayatını anlamlı kılanlara daha farklı bir bakış açısıyla yaklaşacaktı. Gün, değişim günüydü, Fanny’le birlikte güzel bir başlangıç yapmamış olabilirdi, hatta işleri berbat etmişti, ancak Alanis yanında olduğu sürece her şeyi yoluna koyabilirdi. Kızını yeniden kazanmak için gerekirse canını bile verirdi...

Mücadeleye yarın başlamaya karar verdi. Alanis’in yanağındaki elini tutup gözlerine sevgiyle baktı. “Bende seni seviyorum,” diye mırıldandı tüm kalbiyle. “İyi ki yanımdasın.”


BEKLETTİĞİM İÇİN ÜZGÜNÜM. KEYİFLİ OKUMALAR...

Hiç yorum yok: