30 Ağustos 2013 Cuma

DEJA-VU; 30.BÖLÜM

Eric, sinir krizi geçirmek üzereydi, buna rağmen hala gülümsemeye çalışıyordu. “Sanırım kaydı burada sonlandırsak iyi olacak,” dedi. Karşısında duran adam, sözleri üzerine mırıldanmayı kesip genç adama bakmaya başladı.

“Pekâlâ,” dedi adam hiç bitmeyecek gibi gelen bir sessizliğin ardından. “Siz öyle istiyorsanız…”

Eric dişlerini gıcırdattı. Zaten saatlerdir adamın aşırı alınganlığıyla mücadele etmeye çalışıyordu. “Yazım için öğrenmem gereken her şeyi söylediniz bana Bay Cam,” dedi sabırla. “Artık sizin zamanınızı almayayım.”

“Benim zamanımı istediğiniz kadar alabilirsiniz Bay Eric.”

Eric bu cesur yanıt üzerine kaşlarını kaldırdı. Şüphelerinin gözlerinin önünde gerçeğe dönüşmesi karşısında yapacağı hiçbir şey yoktu ve çaresiz kalmak, bir gazeteci için ciddi anlamda rahatsız edici bir durumdu.

“Benim işim burada sona eriyor,” dedi Eric. Ardından da kayıt cihazını ve bilgisayarını toparlayıp ayağa kalktı. Tüm bu süre boyunca Cam’e bakmamayı tercih etmişti. Ama vedalaşmak için adama elini uzattığında Cam’in gözlerinin dolduğunu gördü. Tanrım, diye inledi içinden. Bu tarz durumlarda ne yapılırdı ki?

Cam; “Gidiyor musunuz?” diye sordu.

Eric başıyla onayladı Bu boğucu ortamdan ve adamın ısrarcı bakan gözlerinden kaçmak için her şeyi yapmaya hazırdı. “Hoşça kalın,” dedi ve bir kez bile ardına bakmadan restorandan dışarı attı kendini.

Arabasının güvenli kollarına sığındığında genç adam derin soluklar alıp verdi. Patronunun bu işi kendisine verdiğine inanamıyordu, bunun için ihtiyar kurtla en yakın zamanda bir konuşma yapması gerekecekti.

Cam’le ilk röportajlarını yaptıklarında her şey yolunda gibi görünmüştü. Ta ki gecenin üçünde adam Eric’i arayıp, halini hatırını sorana kadar. Eric, daha o şaşkınlığı üzerinden atamamışken, bu günde Cam’in iş konuşmaktan vazgeçip sohbeti kişisel meselelere getirmesiyle yeterince bunalmıştı.

Adamın cinsel tercihlerini yargılamak haddine değildi belki ama o cinsel düşüncelerin merkezinde kendininde olduğunu fark edince tepesi atıvermişti. Ancak ne kadar öfkeli olursa olsun, Cam gibi önemli bir yatırımcıyla röportaj yapmak için dünyanın her yerinden onlarca insan sıraya girmiş beklerken, Eric adama karşı nazik davranmak zorundaydı. Eric’in patronu John, Cam’le daha öncede iş yapmış ve adam röportajındaki her şeyin kendi istekleri doğrultusunda gazetede yayınlandığını görünce, John’la tekrar görüşmekte tereddüt etmemişti.

Genç adam şimdi, keşke bu röportajı kabul etmeseydim, diye düşünüyordu. Böylece kendisine kafayı takmış olan ve ne olursa olsun kibar davranmak zorunda olduğu bu adamla hiç tanışmamış olurdu. Düşünceleriyle kendi kendine işkence ederken telefonunun çaldığını duydu. Tyler’ın numarasını ekranda görünce dudakları içten bir gülümsemeyle yukarı doğru kıvrıldı.

“Selam dostum,” dedi telefonu cevaplar cavaplamaz. Bir yandan da aracı çalıştırıp yola koyuldu.

“Selam,” dedi Tyler. “Nasılsın?”

“Şu anki ruh halimi soruyorsan kesinlikle olumlu bir yanıt alamayacaksın, ama genel anlamda nasıl olduğumu merak ediyorsan sağlığım yerinde.”

“Basit bir evet de işimi görürdü,” diye mırıldandı Tyler.

Eric homurdandı. “Eğer nasıl olduğumu gerçekten merak etmiyorsan niye soruyorsun ki?”

“Formaliteler,” dedi Tyler. Sesi şimdi keyifli geliyordu.

Eric içten içe biraz daha homurdandı. Yeterince söylendiğine karar verdikten sonra “Sen nasılsın?” diye sormayı akıl edebilmişti.

Tyler; “Sanırım iyiyim,” dedi. “Ama daha iyi olacağım günler çok yakında gelecek.”

Eric sırıttı. “Seninde basit cevaplar konusunda benden farkın yok dostum. Neyse, söylediklerinin ne anlama geldiğini açıklayacak mısın?”

“Hayır, sanırım açıklamayacağım,” dedi Tyler.

Eric bu defa sesli küfür etmekte bir sakınca görmemişti. Tyler’ın kahkahası telefonun öbür ucundan duyulunca genç adam telefonu kulağından biraz uzaklaştırdı.

Eğer Tyler “Ne zaman geliyorsun?” diyerek konuyu değiştirmeseydi Eric kendini sağlam bir söz düellosuna hazırlamaya başlayacaktı.


“Bir iki gün daha buralardayım,” dedi. Sıkıntısı sesine yansımıştı. “Röportajlar bitti, ancak yazım henüz hazır değil. Şimdi editörlerle bir toplantı yapacağım.”

Tyler; “Mmm,” diye mırıldandı. “Geldiğin zaman, Helen’in yanına giderken bana da haber ver öyleyse.”

Eric kaşlarını çattı. “Neden?”

“Neden mi? Dostum, Helen’i ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun, uzun zamandır birlikte ziyaretine gitmedik.”

Eric bu cevaba inanmadığını belli eden bir ses çıkardı. “Sen önceden Helen’e yapacağın her ziyareti erteledikçe ertelerdin dostum. Şimdi fikrini değiştiren ne?”

“Kalbimi kırıyorsun,” diye mırıldandı Tyler. “Önceden Helen’le konuşmak aç timsahlarla dolu bir nehre atlamak gibiydi. Şimdi ise yunuslarla yüzmek kadar harika.”

 “Sen sarhoş musun?”

Tyler sırıttı. “Bildiğim kadarıyla değilim.”

“O zaman yakın zamanda kafana sert bir darbe aldın.”

“O dediğini seve seve yapacak birini tanıyorum ama neyseki henüz o raddeye gelmedi.”

“Lanet olsun!” dedi Eric. “Nedir bu saçma cevaplarının nedeni?”

“Nedenini gelince anlatırım. Sen bir an önce işlerini bitirip dönmeye bak. Kapatıyorum.”

Eric telefonun ucundaki ses kaybolurken söylemek üzere olduğu kelimeleri yutmak zorunda kaldı. “Buda neyin nesiydi?”

Genç adam, şirketten içeri girerken hala Tyler’la yaptığı tuhaf konuşmanın etkisindeydi. Ancak her şeye rağmen, toplantı odasına doğru yöneldiğinde, omuzları ve başı dik, bakışları kendinden emindi…

******

Fanny, arazinin yanında polis memurlarıyla ve araştırmacılarla beraber beklerken, dudaklarını yemekten vazgeçmesi gerektiğini düşünüyordu. Çünkü az önceki ısırığın acısı hala kendini hissettiriyordu.

Bir haftadır şirkettekiler le inanılmaz bir mücadele veriyordu. Projelerinin ikisi iptal olmuş yalnızca bir tanesini hayata geçirmek için yeterli oyu toplayabilmişti. Fakat sabah arazinin teftişi için yolladığı mimarlardan kötü bir telefon almış ve geldiğinde arsanın etrafının bir sürü polis aracıyla dolu olduğunu görmüştü. Günün en berbat sürprizleriyle karşılaştığını düşünüyordu, ta ki araştırmacıların inceledikleri varillerin zehirli atıklar olduğunu öğrenene kadar.

“Bizimle polis merkezine kadar gelmeniz gerekiyor.”

Bu son emir Fanny’nin tepesini tamamen attırdı. “Olaylar tam anlamıyla çözümlenmeden hiçbir yere gelmiyorum!” diye tısladı. Polis memuru geri çekilince genç kızda sakinleşmeye çalıştı. Başına davetsizce misafir olan ağrıyı savuşturmak içinse elinden hiçbir şey gelmiyordu. Bir gün, kötü bir ruha sahip olabilir miydi? Fanny’nin hiç istemeden deneyimlediğine göre, evet, olabilirdi…


Genç kız, her ne kadar ortada dönen her olaydan haberdar olmak istese de, işler istediği gibi gitmiyordu. Zehirli atıklar azımsanamayacak bir miktardaydı ve polisler gazetecilerin çevrelerini sarmalarını önlemek için işlerini hızlı ve sessizce halletmeye çalışıyorlardı. Etrafı esir alan ürkütücü sessizliğin, Fanny dışında herkes bir nebzede olsa sorumlusuydu. Genç kız ise, homurdanmaya ve Holding’dekilerle bağlantıyı koparmamaya inatla devam ediyordu.

Ancak kontrolünü yitirmek için yanlış zamanı seçmişti, çünkü aç bir vampir kadar kana susamış olan gazeteciler, birkaç saniye içinde kameralarını ellerine almışlar ve mikrofonlarını kızın burnunun dibine sokmuşlardı, o anlık Fanny için her şey önemini yitirdi, lanet olsun, kelimesi dışında...


“Bu nasıl bir sorumsuzluk?” Alvin’in bağırışları, yeri göğü inletiyordu, neyse ki ses geçirmez bir odadaydılar. Avukatlar oldukları yerde büzülmüş, araziyi teftiş için gönderilen mimarlar ve mühendisler ise gözlerini ısrarla yere dikmişlerdi.

Tüm bu karmaşanın merkezinde yer alan Fanny ise, her zamanki absürtlüğüyle cam kenarına ilişmiş, gecenin karanlığına alışan gözleriyle, ayaklarının altında serili olan şehir ışıklarını seyre dalmıştı. Bu, sinirleri yatıştırmak için yaptığı nadide terapi yöntemlerinden biriydi. Ancak babası ne zaman sesini yükseltse, Fanny kulaklarını kapatma isteğini bastıramıyordu.

Alin’in birkaç öfkeli nidasına daha katlanan Fanny; “Sanırım burada bir tane sorumlu yok,” diye mırıldandı. Daha fazla sessiz kalamamıştı Babasının da -odadaki diğer herkes gibi- dikkatini çektiğinden emin olduktan sonra sözlerine devam etti. “Arazinin sahipleriyle daha öncede iş yapmıştık ve arsayı teftişe gittiğimizde her şey yolunda gibi görünmüştü. Ama hiç birimiz yerin altında neler döndüğünü bilemeyiz. Başımıza gelen olay büyük bir talihsizlikti. Şimdi araziyi gerekli mevkilere devredip, paramızın ve bizi karalamaya çalışan gazetecilerin izini sürmeliyiz.”

Genç kız sözlerinin ortamdaki panik havasını dağıttığını fark edince yüzünü odaya döndü. “Bunun içinde önce sakin olmayı denemeliyiz.” Son sözlerini babasının gözlerinin içine bakarak söylemişti. Alvin yaslandığı masadan doğruldu. Yüzündeki bitkin ifade olduğundan daha yaşlı görünmesine neden oluyordu.

“Fanny haklı,” dedi adam kısa bir sessizliğin ardından. “Öyleyse tek bir soru sormama izin ver kızım. Aldıkları yüklü miktar paradan sonra izlerini çoktan kaybettiren eski arsa sahiplerinin ve öldürsen de arkalarında kimlerin olduğunu söylemeyecek olan gazetecilerin peşine kimleri takmayı düşünüyorsun?”

Fanny babasının imalı sorusu ve şaşırtıcı tavrı karşısında öylesine şoka uğramıştı ki, Alvin’in söylediklerinin neredeyse tamamının gerçeği kapsadığını unutuverdi. Pes edip, geri çekilmek Fanny’e göre değildi, Bu yüzden kız, odayı bir iki adımda aşıp kapıya geldiğinde duraksadı. “O işi de sizin engin tecrübelerinize bırakıyorum efendim,” dedi. “Fikirler benden, zahmet edip uygulaması da sizden olsun.”

Genç kız, sözlerinin, babasının üzerindeki tahribatını görmeden kapıyı açıp odadan dışarı attı kendini. Bir sürü insan arasında ilk kez babasıyla tartışıyordu ve normalde hiç yapmadığı bir şeyi yapıp Alvin’i kendi çalışanlarının gözü önünde küçük düşürmüştü. Ama sabrında bir sınırı vardı ve Fanny’nin sınır anlayışı, normal insanlardan daha kapsamsızdı…


Alvin, az önce çarpılan kapıya hayretle bakıyordu hala. Nasıl kontrolünü bu denli yitirmişti? Berbat bir gün geçirmişti ve Alanis’le tartıştıkları sırada Fanny arayıp gazetecilerin istilasından kurtulmak için yardımını istemişti. Kızı, uzun zamandır ilk kez kendisine ihtiyaç duymuştu ama Alvin bunun değerini bilememişti. Şimdi, ailesiyle arasını nasıl düzelteceğini mi düşünmeliydi, yoksa Fanny’nin sözünü dinleyip, kendisine ve Holding’e büyük zarar verenlerin peşine mi düşmeliydi? Tanrım, ölümle ölüm karşısına seçenek olarak dikilmişti ve Alvin, hangisini seçerse seçsin, sonunda büyük bir kayba uğrayacaktı.

******

Tyler, Eva’nın sözünü bitirmesini beklerken, bir yandan da gelen dekontlardan, hesabı üzerinden yapılan ödemeleri kontrol ediyordu. “Bu tarz ödemeler için her yıl aynı miktarlarda para ayırıyorum,” dedi, Eva sözünü bitirdiğinde. “Şimdi nasıl oluyor da gelir gider dosyasında açık bulunuyor?”

“Bende bunu anlamaya çalışıyorum Bay Tyler,” dedi kadın. Sinirliyken Tyler’ın üzerine gidilmeyeceğini bilecek kadar uzun zamandır çalışıyordu genç adamla. Web kamerasının kadrajından çıkmamaya çalışarak yan masadaki dosyaya parmaklarının ucuyla erişip ekranın karşısına tuttu. “Size mail yoluyla da bildirdiğim gibi bu, başa çıkamayacağımız bir durum değil. Ben sizi endişelendirmek için değil, bilgilendirmek için bu görüşmeyi ayarladım.”

Tyler, elini burun kemerine götürüp sırtını geriye doğru yasladı. “Öyleyse bu işi sana bırakıyorum Eva. Umarım en yakın zamanda kesin bir sonuç alıp bana dönersin.”

Kadın rahatlamış bir ifadeyle web kamerası yoluyla Eric’in gözüne soktuğu dosyayı şaşırtıcı bir hızla masaya fırlatıp gülümsedi. “Sabrınız ve güveniniz için teşekkür ederim Bay Tyler. Sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım.”

“Pekâlâ, hoşça kal Eva.”

Genç adam görüşme bitince bilgisayar ekranını sertçe kapattı. Paranın geçmediği bir ülkeye gidip maddi sıkıntılardan arınarak yaşamak nasıl olurdu acaba? “Eminim çok rahatlatıcı olurdu,” diye mırıldandı kendi kendine.

Eric yarın dönüyordu, Tyler bu yüzden yaşadığı hayatın o kadarda berbat olmadığını düşünmeye çalıştı. Ne yani, hoşlandığı kıza bir türlü açılamıyorsa, işlerindeki sorunlar yüzünden sık sık rahatsız ediliyorsa, başladığı romanı istediği verimlilikle yazamıyorsa, geçmişindeki berbat anıları ve karakterindeki sinir bozucu eksiklikler yüzünden üvey kardeşinden nefret ediyorsa ve daha bir sürü kötü hatıra zihnini bombardımana tutuyorsa, bu yaşamının çok kötü olduğunu mu gösterirdi? Hayır, tüm bunlar sadece hayatının gerçekten ama gerçekten çıkmazda olduğunu gösterirdi. Böyle düşününce, belki de Pollyanna olmak konusunda daha fazla çalışması gerekliydi. 

Tyler’ın dudaklarından ümitsiz bir kahkaha kaçtı. Şu anda yüzünü güldürebilecek ve moralini düzeltecek her şeye razıydı. Bu, bir çizgi film bile olabilirdi. Ayaklarını sürüye sürüye çalışma odasından çıktı. Brenda’nın mutfakta şarkı söylediğini duyabiliyordu, genç adam, bu kızdan her daim mutlu olmanın sırrını öğrenmeliydi.

Kendini salonundaki rahat koltuğun üzerine attığında derin bir iç çekti. Karşısında alfabetik sıraya göre dizilmiş olan DVD arşivi dururken, bir süre öylece oturdu. Sonra ani bir dürtüyle telefonunu çıkarıp Fanny’i aradı. Karşı tarafın telefonu çalarken, kıza ne söyleyeceğine dair en ufak bir fikri yoktu.

“Alo.”

“Merhaba,” dedi genç adam. Kıza hemen bir açıklama yapmak durumundaydı, bu yüzden beynine acil durum komutu verip tüm bahaneleri zihninden tek tek geçirdi.

“Sana da merhaba Tyler. Neden aradın?”

“Ben…”

Fanny; “Ah, aslında bende seni arayacaktım,” diyerek, genç adamın saçma bir bahaneyi öne sürmesine engel oldu. “Bu yüzden bir yerde buluşup öyle konuşalım. Olur mu?”

Tyler heyecanla yerinden kalktı. “Elbette.” Tabii, yaşadığı sevincin ses tonuna sızmasına izin vermemişti. “Nerede buluşalım?”

Fanny evinin yakınlarındaki restoranın adresini Tyler’a verdi. Genç adam, telefon kulağındayken çoktan evden çıkmış, kızın tarif ettiği yere doğru aracını sürmeye başlamıştı.

“Yarım saat sonra görüşürüz.”


“Tamam.”


BEĞENMENİZ DİLEĞİYLE. KEYİFLİ OKUMALAR...