21 Nisan 2014 Pazartesi

DEJA-VU; 34.BÖLÜM

Tyler evine vardığında ilk iş olarak karanlık olan salonun ışıklarını yaktı. Sonra da elindeki anahtarları ortadaki sehpanın üzerine fırlatıp bedenini rahat koltuğa bıraktı. Ayakları da, sehpanın üzerindeki anahtarların yanında yerini alınca rahatlayan belinin verdiği huzurla hafifçe içini çekti. Başını koltuğun arkasına yasladığında yaşadığı günün keyfi ve yorgunluğuyla mayışmaya başladı. Ancak zihninde bir düşünce kurulmuş saat misali alarm vermeye başlayınca bütün uyuşukluğu saniyeler içinde dağıldı. Genç adam Fanny’nin canını sıkmakla ve Helen’in bağırtılarıyla meşgulken bugün ki ziyaretin gerçek amacını unutmuştu. Eric hakkında Helen’le konuşmaları ve geçmişin karanlık sırlarına doğru birlikte uzun bir yolculuğa çıkmaları gerekiyordu. Artık bu konunun Eric’ten saklanması genç adama yaptıkları büyük bir haksızlık olacaktı, Tyler bu yüzden yorgun bedenini kanepesinden kaldırırken her şeyi boş vermesini fısıldayan ve karşılığında cazip bir uyku sunan zihninin çağrısını duymazdan geldi. Arabasının anahtarını az önce özensizce fırlattığı yerden alıp evinin çıkış kapısına yöneldi. Kendisini arabasına attığında cep telefonundan Eric’i aradı.

“Ne var?”

“Sana da merhaba,” dedi genç adam alayla.

Eric homurdandı. “Şu an önemli bir görevin ortasındayım ve eğer beni bu saatte rahatsız etmenin –hem de iki saat önce görüşmemize rağmen- geçerli bir nedeni yoksa Tanrı şahidim olsun seni kendi ellerimle boğarım.”

Dedi, beni çok sevdiğini iddia eden, en yakın arkadaşım…”

“Sadede gel!”

Tyler arabayı çalıştırıp yola çıkarken arkadaşını biraz daha kızdırmaya karar verdi. “Önemli bir görevin ortasındayım dedin. Neymiş bu görev?”

“Beni delirtmek içn yapıyorsun değil mi? Arkadaş katili olmamı istiyorsun.”

Tyler ufak bir kahkaha attı. “Mazoşist değilim adamım. Ayrıca yaşamım senin ellerinde son bulamayacak kadar değerli.”

“Az önceki soruna cevap verir vermez beni rahat bırakacağına söz verir misin?"

“Sanırım…”

“Aşağılık herif!” Eric genç adamı koyu bir kınamayla yerin dibine soktuktan sonra sözlerine isteksizce devam etti. “Şu anda en gözde kulüplerimizden birindeyim ve gözüme harika bir kadını kestirmiş durumdayım. Ama seninle bu gereksiz sohbeti yaparken kadının yanına akbabaların üşüşmesine engel olamıyorum.”

Tyler gülümsedi. “Bu durumda sen ne oluyorsun?”

“Orasını karıştırma.”

Genç adam arkadaşının verdiği kaçamak yanıt üzerine daha da keyiflendi. “Seni şanlı görevinden alıkoymak zorundayım dostum. Yarım saat içinde Helen’in evinde ol.”

“Neden, büyükanneme bir şey mi oldu?”

Tyler genç adamın telaşını hemen dizginleyerek “Hayır,” dedi. “Sadece uykusu geldiğinde Helen’in nasıl göründüğünü merak ettim.”

Telefonun yüzüne kapandığını derin sessizliğin verdiği huzur sayesinde anladı Tyler. Dudaklarını büzerek komik, çocuksu bir hareket yaptı. “Bu adam ne zaman büyüyecek?” sorusunu kısık bir fısıltıyla dile getirirken kendi tavrının ne kadar absürt olduğunun farkına varabilseydi, arkadaşını çok daha objektif bir yaklaşımla eleştirebilirdi…


Helen gecenin bir yarısı rahatsız edilmekten hiç hoşlanmamıştı. Aslında bunu tahmin etmek, kadını tanıyanlar için çok zor değildi. Bu yüzden Tyler da işiteceği azara hazırlıklı olduğunu sanmıştı. Taa ki Helen genç adama mutfakta biriken bulaşıkları yıkatana kadar.
Genç adam bir yandan elindeki tabağı kurularken bir yandan da Helen’in btimek tükenmek bilmeyen nutuğunu dinlemekteydi. Hala…

“Bu gün dünyanın son günü olduğunu sanmıyorum!” diyordu Helen. “Öyleyse neden gecenin bir yarısı çalınan kapılardan hoşlanmadığımı bile bile beni rahatsız edip strese sokuyorsun?”
“Eric…”

“Evet, biliyorum!” Helen onlarca kez olduğu gibi yine Tyler’ın sözünü tamamlamasına izin vermedi. “Torunumu senden daha az düşünmüyorum genç adam. Bu gün geçmiş hakkında konuşmamız gerektiğini de unutmadım. Ancak Tanrı biliyor ya, bu acı verici konuşmadan kaçınabildiğim için memnundum!”

“Mutlaka bir gün konuşacaktın Helen. Ben bu işin bir an önce olmasını istedim.”

“Senin isteklerine göre yaşamam gerektiğini söylemeye mi cüret ediyorsun evlat?”

“Kesinlikle öyle bir hata yapmam Helen. Fakat artık çok geç, öyle değil mi? Çakıl yolda arabanın çıkardığı sesleri duyabiliyorum. Muhtemelen Eric gelmiştir. Şimdi neden ikimizde sakin olup az sonra konuşulacakları düşünmeye başlamıyoruz?”

“Ben hep düşünürüm genç adam. Senin aksine…”

Tyler, Helen’in mutfaktan çıkmasının ardından rahatlayarak tuttuğu nefesini geri verdi. Eric bunca eziyete değmeseydi eğer, genç adam şimdiye kadar çoktan Helen’i susturmanın bir yolunu bulmuş olurdu.

Elinde kurulama beziyle kala kaldığını fark edince homurdanarak bezi tezgâhın üzerine fırlattı. Havalı bir edayla -bulaşık yıkayan bir adamın ne kadar havası kaldıysa- mutfaktan çıkmak üzereyken duraksadı. Egosu her ne kadar geri adım atmasına etkileyici ikazlarla karşı çıksa da genç adam Helen’e olan korkusundan, geri dönüp tezgâhın üzerine fırlattığı bezi yerine astı. Sesli bir şekilde boğazını temizledikten sonra yalnızca centilmenlik yaptığına dair kendini kandırıp salona geçmiş olan Helen ile Eric’in yanına gitti.

Tyler salonun kapısından içeri girdiğinde Eric ve büyükannesinin yüz ifadelerinin aynı olduğunu fark etti. İkisi de koltuğa sırtlarını değdirmeden dimdik oturmuş çizgi halini alan dudaklarıyla dosdoğru saçma bir komedinin yer aldığı televizyona bakıyorlardı. Genç adam, Eric’in davranışlarında sık sık Helen’den izler bulurdu. Ancak bu durum, hiç, şimdi ki kadar eğlenceli olmamıştı.

Birkaç adım ilerleyip “Leydim,“ dedi etkileyici bir tavırla. Ardından, kaşlarını çatıp gözlerini yüzüne diken Eric’e kısa bir baş selamı verdi. “Lordum… Sizleri gecenin bu saatinde rahatsız ettiğim için gerçekten üzgünüm. Ancak gayet iyi bilirsiniz ki benim vücudumun da uykuya ihtiyacı var ve her ne kadar şu anda sizlerle aynı ortamda bulunmaktan rahatsız olsam da, sopa yutmuş gibi oturmayı bırakıp her zamankinin aksine sımsıkı kapattığınız çenelerinizi çalıştırmanızı istirham ediyorum. Şayet bu başlangıç sizler için yorucu olacaksa, ben, şahsım adına açılışı yapmayı büyük bir memnuniyetle kabul ediyorum.”

“Bu adam bize az önce düşük çeneli mi dedi Eric?” Helen’in ortama çöken derin sessizliğin ardından sorduğu soru Tyler’ın sırıtmasına neden oldu.

“Ben hala Lordum dediği ve öncesinde bana saygıyla selam verdiği yerdeyim büyükanne.” Eric’in rüya âlemindeymiş gibi çıkan sesi ve dile getirdiği kelimeler ise Tyler’ın bütün neşesini balon misali söndürdü.

“Şu lanet olası konuşmayı yapmamız için daha ne gibi şaklabanlıklar yapmam gerekiyor? Ayrıca kabul edin, televizyonda oynayan komediden daha iyiydim.”

“Saklı kalan yeteneklerini hep takdir etmişimdir.”

Eric, genç adamın tüm çabalarına rağmen bu kadar alaycı olmasaydı, Tyler bu hamleyi yapmayacaktı. “Helen seninle ailen hakkında konuşmak istiyor dostum.”

Sözleri ortamdaki gerilimi yükseltti ve Helen’in gözlerinde çakan şimşeklerin şiddetini arttırdı. Eric, artık sopa yutmuş gibi oturmuyordu ama yüzündeki ifadenin ne anlama geldiğini bilmeyen biri, az önce bozuk bir yemek yediğini düşünebilirdi. Tyler ise arkadaşının kısılan gözlerinden, çatılan kaşlarından ve kırışan burnundan, kendi içinde ne kadar derin bir çatışma yaşadığını anlayabiliyordu. Eric’i bu denli savunmasız bırakabilen ve sevimli tabiatının altında bambaşka bir kişiliğin yattığını belli eden tek anlar, ailesinden bahsedildiği zamanlardı. Böyle zamanlar öylesine az yaşanırdı ki, Tyler, bazen Eric’in anne ve babasını aklından tamamen sildiğini düşünürdü.

“Bir açıklama yapmayacak mısın büyükanne?”

“Yapacağım!” Helen’in kısık ve sinirli sesi Tyler’ın içinde bir fiske pişmanlık duygusu filizlendirdi.  

Genç adam bir süre ne yapacağını bilemeyerek ayakta dikildi. “Ben sizi yalnız bırakayım,” dedi sonra.

“Hiçbir yere gitmiyorsun Tyler! Ortaya bir bomba attın ve etkilerine şahit olmadan buradan kaçamazsın.”

“Bak dostum, tek amacım yardımcı olmak. Bunu yaparken de ona göre muamele görmek isterim. İkinizi yalnız bıraksaydım, Helen hiçbir zaman bu konudan bahsetmek istemeyecekti.”

“Sen ne kadarını biliyorsun ki konunun?” Eric’in kısık gözlerle sorduğu soru Tyler’ı duraksattı.

“Helen biraz bahsetti sen gelmeden önce.”

Eric, aldığı yanıttan pek tatmin olmuş görünmüyordu ama yine de susmayı tercih etti. Şimdi söz hakkı Helen’deydi. “Anlatmaya nereden başlayacağımı bilemiyorum ama” dedi kadın. “Bu konuşmayı daha fazla erteleyemem. Tyler, ayakta dikilmeyi kes ve karşıma otur. Eric senden de sözlerimi bitirene kadar tepkilerine hâkim olmanı istiyorum. Eğer hazırsanız artık anlatmaya başlıyorum…”

  
Fanny yorgun bedenini merdivenlerden yukarı çıkması için zorlarken olabildiğince sessiz hareket etmeye çalışıyordu. Gecenin geç saatlerine kadar çalışarak aklına gelip duran rahatsız edici düşüncelerden kaçmaya uğraşmıştı. Nafile çabası belli bir yere kadar sonuç vermiş bir raddeden sonra ise etkisini tamamen yitirmişti.

Odasına girdiğinde gözüne yatağını kestirdi. Dikkatini başka hiçbir şeye vermeden kıyafetlerini çıkarıp iç çamaşırlarıyla serin yatağın kollarına sığındı. O sırada sırtında keskin bir acı duyunca inleyerek doğruldu. Karanlıkta beline batan şeyi el yordamıyla bulmaya çalıştı. Eline sert bir cisim çarpınca sessizce küfür etti. Marco çocukluğundaki gibi yatağına plastik bir hayvan koymuş olabilir miydi?

Genç kız, kalan tüm gücünü harcayarak ayağa kalkıp odanın ışıklarını yaktı. Yatağa yaklaştığında ise siyah bir kutuyla karşılaştı. Merakla ileri atılıp kutunun kapağını açtı. İçinden rulo haline getirilmiş ve biraz eskimiş olan bir kâğıt parçası çıkınca şaşırdı. Kâğıdı alıp kutuyu komodinin üzerine bıraktı. Yorgun bacaklarına daha fazla eziyet etmemek adına yatağının ucuna yavaşça oturdu. Elindeki ruloyu büyük bir özenle açıp kısık gözlerle incelemeye başladı. Birkaç saniyelik incelemenin ardından genç kız parmaklarının ucundaki değerli kâğıda bakakaldı. Üzerine az önce giymeye üşendiği eşofman takımını geçirerek odasından çıktı, o kadar heyecanlıydı ki hediye kutusunun altına iliştirilen küçük not kâğıdını bile görememişti…


Alvin, saatlerdir kızının eve gelmesini bekliyordu. Geciktikçe endişelenmiş ve cep telefonuna sarılmamak için dikkatini sürekli dağıtmaya çalışmıştı. Fanny’nin, sinirli ya da üzgün olduğu anlarda çok çalıştığını biliyordu. Bu huyu annesine benziyordu. Zaten Alvin kızıyla arasını düzeltmek için, biraz da Tanya’dan yardım almıştı. Eşini hatırlayınca yüzüne hüzünlü bir gülümseme misafir oldu.

         Odasının kapısı davetsizce açılıp Fanny rüzgâr gibi içeri girdiğinde, Alvin yerinden doğrulmaya bile fırsat bulamamıştı.

“Saklamışsın!” diye bağırdı Fanny. Elindeki kâğıt parçasını heyecanla sallıyor yüzündeki gülümsemeye, gözlerindeki ışıltı eşlik ediyordu.

Adam, ayağa kalkarak gülümsedi. “Nasıl saklamam. O bana annenden yadigâr.”

Fanny, aralarındaki mesafeyi birkaç adımda kapatarak Alvin’in boynuna sarıldı. Adam, kızının attığı her adımda bir süredir aralarında büyüyen uçurumu da aştığını hissetmişti. Fanny’nin zayıf kolları boynunu sıkarken Alvin, yüzünü kızının omzuna gömdü. Gözyaşlarını ne kendinden ne de Fanny’den sakındı. Bir süre öylece, her şeyden, herkesten uzak, birbirlerine sarılarak huzur dolu dakikalar paylaştılar.

Ancak her güzel anın bir sonu vardı ve baba kız birbirlerinden ayrılırlarken yaşadıkları duygu yoğunluğunun yanı sıra, aralarındaki anlaşmazlığı nasıl çözeceklerinden de bihaberlerdi. Bu yüzden elleri ve bedenleri ayrılsa da gözleri bir süre daha kenetli kaldı.

“Affedebilecek misin beni?” diye sordu sonra Alvin fısıltıyla.

Fanny babasının, ümitle ümitsizlik arasındaki arafta kaldığını fark etmişti. “Önce özür dilemelisin,” dedi yalancı bir kızgınlıkla.

Alvin kaşlarını havaya kaldırdı. “Yazdığım notu okumadın mı?”

“Hangi notu?”

Adam başını alaycı bir kınamayla sağa sola salladı. “Neden bu kadar acelecisin? Notu görmedin bile, değil mi?”

Fanny ellerini beline koyarak biraz geriledi. “Sende sürekli aynı kelimeleri tekrar edip duruyorsun. Hangi notu görmedim mi?”

“Bu haritayı bulduğun kutunun içinde birde not vardı. Benim özür notum.”

“Kahretsin! Gerçekten çok aceleci davranmışım. Öyleyse zamanı biraz geriye alalım ve az önceki sarılmamızın yaşanmadığını varsayalım. Tamam mı?”

Alvin korkuyla biraz geri çekildi. “Seninle birkaç saniyeliğine de olsa yeniden küsmek istemiyorum Fanny. O yüzden zamanı geri almayacağız. Ama notu birlikte okuyabiliriz.”

Fanny, babasının teklifini makul bulmuştu anlaşılan çünkü adamın eline yapışıp odadan dışarı sürüklerken gülümsüyordu.

Alvin de halinden şikâyetçi değildi. Aksine, kızının elini bir daha hiç bırakmayacakmışçasına sıkıyordu. Fanny’nin odasına girdiklerinde Alvin kızından ayrılmak zorunda kaldı. Genç kız seri adımlarla yatağa yaklaşıp hediye kutusunu hızla havaya kaldırdı. Küçük kâğıt parçasını bulduğunda keyifle gülümsedi.

 “Bunu çerçeveletip asmak istiyorum,” dedi muzipçe.

Alvin de kızının bulaşıcı neşesinden etkilenmişti. “Önce okusaydın.”

Fanny dudaklarını büzerek yanıtladı babasını. “Acele ettirme.”

Alvin kızının bu gülümser ifadesine gölge düşürmek istemediği için yavaş adımlarla yatağa yaklaşıp oturdu. Fanny elindeki kâğıda hala inanamayan, şaşkın gözlerle bakıyordu.

Bir kaç saniyenin ardından “Üzgünüm,” diye başladı kız kâğıtta yazanları okumaya. “Hayatım boyunca yaptığım hataların en büyüğüydü sana el kaldırmak.” Fanny bu cümlenin ardından duraksadı.

Kızın yüzü bir parça solgunlaşınca Alvin parmaklarıyla yatak örtüsünü sıkıca kavradı. Fanny’nin, duygusal anlarda kimsenin yardımını istemediğini biliyordu. “İyi misin?” diye sordu yine de. Bir baba olarak kızının acı çekmesine sessizce seyirci kalamıyordu. Hem de bu acıya sebep olan kendisiyken.

“Evet,” diye fısıldadı Fanny boğuk bir sesle. Ardından büyük bir çabayla onun için yazılanları okumaya devam etti. “Beni affetmen için ne yapabileceğimi düşünürken annen sessiz çığlıklarıma cevap oldu. Eskisi gibi… Yeniden onun ruhunu yanımda hissetmek bana güç ve cesaret verdi. Sonunda annenin de desteğiyle sana bu haritayı hediye etmeye karar verdim. Tabii geleneğimizi senin de sürdürmeni diliyorum. Şimdi, bu yaşlı adamı daha fazla üzme ve affettiğini söyle. Sonra haritadan bir yer seç de uzun yılların ardından seninle birlikte baş başa bir gün geçirelim. Ve unutmadan; Seni seviyorum kızım…”

Fanny kâğıdı gözünün önünden çekip parmaklarının ucunda sallandırdı. Yüzündeki ifadeden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Alvin çaresizce beklemeye devam etti. Dudakları kıpırtısız kalsa da kalbi çılgınca atıyor, zihni aklına gelen her türlü güzel duayı sıralıyordu. Ve tüm bu yakarışları tek bir sonuç içindi. Lütfen beni affet Fanny…


Fanny, güzel konuşmaya ve kendini net ifade edebilmeye her zaman önem verirdi. Ancak en çok ihtiyacı olan zamanda kahrolası kelimeler nereye gitmişti? Sinirle derin bir nefes çekti içine. Bunun bir yardımı dokunmayınca, çoktan isyan bayrağını çekmiş olan bacaklarına acıyarak babasının biraz uzağına, yatağın kenarına oturdu.

         “Bu harita ne zaman ortaya çıksa, evde neşeli anlar baş gösterirdi,” diye fısıldadı. Cümleler dudaklarından plansızca çıksa da sonunda birkaç kelime edebildiği için mutluydu. “Çünkü bu harita annemle aranızdaki sorunları çözdüğünüzün bir kanıtıydı. Ne zaman küsseniz, birkaç gün ya da saat içinde piknik sepetleri hazırlanır, annem elindeki haritayla senin yanına koşardı. Bu harika barışma yöntemi sayesinde, ona olan hayranlığım katlandıkça katlanırdı. Sen, haritadan çok uzak bir nokta seçilse de birlikte olduğumuz müddetçe hiçbir mesafenin lafını etmezdin.”

“Hala aynı durum geçerli,” dedi Alvin. Oda, Fanny gibi kısık sesle konuşuyordu. “Belki annen bedenen artık yanımızda değil ama ruhen hepimiz onu iliklerimize kadar hissediyoruz.”

Fanny’nin dudakları yavaşça yukarı doğru kıvrıldı. “Sanırım bu en doğru terimdi,” dedi kendi kendine konuşurmuş gibi. “İliklerimize kadar hissetmek.”

Alvin bu sözler üzerine tek kelam etmeye gerek duymadı. Aralarında sadece ikisi için anlam ifade eden derin bir sessizlik hükümdarlığını ilan etti. Kelimeler gitti, yerine tüm ihtişamıyla suskunluk kuruldu.

Fanny, eski hatıraların kalbini yakan acısından kurtulmak için birkaç kez yutkundu. Unutulmak istenmeyen ve hatırlandıkça da acı veren anılar dikenli teller misali zihnini sarmalamışlardı. Her dokunuş başka bir yara açıyordu ve genç kız yıllardır o kadar çok darbe almıştı ki, artık dayanacak gücü kalmamıştı. Beden yaşı ile zihin yaşı arasındaki uçurumun uçsuz bucaksız derinliğine düşmekten korkuyordu bazen. Bazen de o boşluğa düşünmeden kendini bırakmak istiyordu. Hangisi daha kolaydı, kaçmak mı? Kalıp savaşmak mı?

Soruları vardı, geçmişe ve geleceğe yöneltmek istediği… Yaşanan ve yaşanamayan her duygunun hesabını sormak istiyordu. Fakat bir muhatap bulamıyordu cevaplarını almasını sağlayacak. Tüm çabaları yalnızca yankıya dönüşüyor, sonunda zihninin yıpranmış duvarlarına çarparak kalbine saplanıyordu.

İnsan üstü bir çaba harcayarak kontrolü elinde tutmaya çalıştı. Darma duman olmuştu, ancak dıştan, yaşadığı yıkımın en ufak bir zerresi görünmüyordu. “Söylediğini yapacağım,” diye fısıldadı. O tarafa bakmasa da Alvin’in birden irkildiğini fark etmişti.

“Ne?”

“Haritadan bir yer seçeceğim. Ancak Madam’la Marco’nun da bizimle gelmesini istiyorum. Senin için bir sakıncası yoktur sanırım.”

“Hayır… Hayır, elbette bir sakıncası yok. Peki, bundan beni affettiğin sonucunu çıkarabilir miyim?”

Fanny gülümsedi. Gözleri yerdeki halının desenini incelemekle meşguldü. “Evet, özrünü kabul ediyorum,” dedi kelimeleri biraz uzatarak.

Babasının, yanında derin bir soluk aldığını duydu. “Tanrı’ya şükür,” diye mırıldandı adam.

         Genç kız babasına bu kadar sıkıntı verdiği için biraz suçlu hissetti kendini. Ama yalnızca biraz… İşin içine fiziksel şiddet girdiği zaman, çok da affedici olduğu söylenemezdi.

“Madam’a sen söylersin,” dedi Fanny. Siniri tamamen geçmemişti henüz.

“Tamam,” dedi Alvin. “Alanis’le aranızda bir sorun yok değil mi?”

Hayır, yoktu. “Sanırım yok,” diye mırıldandı genç kız.

Alvin artık konuşmalarının sonlandığını anlamışçasına ayaklandı. “Öyleyse sabah sekizde görüşürüz,” diye mırıldandı. Fanny babasına oturduğu yerden, zorlukla açık tuttuğu yorgun gözleriyle gülümserken, Alvin kısık bir kahkaha attı.

“Çok tatlı görünüyorsun,” dedi sonra keyifle. “Tıpkı beş yaşında gibisin.”

Fanny dudaklarını büzdü. Yalandan bir sinirle “Bu kesinlikle bir kompliman değildi,” diye söylendi.

Alvin başını sağa sola salladı ardından da eğilip Fanny’nin alnına sevgi dolu bir öpücük kondurdu. “Tatlı rüyalar,” diye fısıldadı.

Fanny zorlukla gülümsedi. “Sana da baba.”


“Kahretsin!”

Fanny az önce yatağının kenarına çarptığı ayağının –daha doğrusu küçük ayak parmağının- dayanılmaz acısı yüzünden, olduğu yerde zıplayıp duruyordu. İlk kez sevgilisiyle randevuya gidiyormuş gibi heyecanlıydı ve bu heyecan ne yazık ki çok da olumlu sonuçlar doğurmuyordu. Ağıza alınmaması gereken birkaç küfürü daha gelişigüzel etrafa serpiştirdikten sonra soğuk bir duş almak için banyoya girdi…

Islak saçlarının ucundan damlayan sular banyonun zemini üzerinde küçük, rahatsız edici damlacıklar oluşturmuşlardı. Fanny kayıp düşmek istemediği için söylenerek banyodan çıktı. Aslında yerdeki su damlalarının tek suçlusu kendisiydi ancak üzerinde bunca stres varken, kendine biraz daha kızmaya hiç ihtiyacı yoktu.

Odanın yarısından fazlasını kaplayan giysi dolabının karşısına geçti. Hava sıcaktı, güneş nazlanmadan güzel yüzünü Fanny gibi sıcağı seven insanların hizmetine sunmuştu. Dolabının büyük bir kısmını işgal eden kot pantolonlardan ve salaş tişörtlerden birini, giymek üzere yatağının üzerine bıraktı. Üzerindeki bornozdan kurtulurken artık su damlamayacak kadar kurumuş olan saçlarını elleriyle karıştırarak hızlıca taradıktan sonra sıkıca topladı. Kıyafetlerini giyip odasından çıkarken haritayı yanına almayı ihmal etmedi. Alvin ile diğer aile fertlerinin onu beklediği salona girmeden önce ise zihninden Madam’la yapacağı konuşmayı tekrar etmeye başladı…


Fanny haritadan yakın bir yeri seçtiği için memnundu. Saatlerini gereksizce yollarda harcamayacaklardı. Çok uzun süredir ailesiyle baş başa kaliteli zaman geçirememişti ve bu gün her türlü ihmalkârlığına bir son vermeye kararlıydı.

Ancak ne var ki, Marco’nun dudağındaki ıslığa, yerde ayağıyla tuttuğu tempo, sinirlerini iyiden iyiye germişti ve bu, genç kızın tüm iyi niyetli düşüncelerine yapılan insafsızca bir saldırıydı. Fanny, kardeşini durdurmadan önce ön tarafa bir göz attı. Alvin dikkatini yola odaklamışken, Madam, hala ön koltuğa oturmanın verdiği rahatsızlık sonucu, eliyle boynunu ovuşturuyordu.

Genç kız, camdan dışarı bakan ve ablasının tavan yapmış sinirlerinden bihaber olan Marco’ya yanaştı. Ayağını genç adamın yerde pat pat ses çıkaran ayağının üzerine bastırmasıyla, kardeşinin dudağındaki ıslık acı bir inlemeye dönüştü.

“Hay lanet…”

Marco, hışımla ablasına dönerken edeceği küfrü yarım bırakmak zorunda kaldı. Bunda ablasının yüz ifadesinin mi, arabanın acı fren sesinin mi etkili olduğunu bilmiyordu. Dikiz aynasında babasıyla göz göze geldiği zaman, ikisi de, diye geçirdi içinden.

“Bir sorun mu var Marco?”

Babasının en otoriter tavrıyla dile getirdiği soru genç adamın yutkunmasına neden oldu.
“Sanmıyorum baba.” Sesi biraz tiz çıkınca genç adam içinden lanet etti. Ablasına attığı bakışın yeterince etkili olması için dudaklarını sinirle birleştirip kaşlarını olabildiğince çattı.

Ancak Fanny “Yüzün kırışacak Marco,” diye fısıldayınca genç adam hiçbir surette ciddiyetini koruyamayacağının farkına vardı. “Bunu neden yaptın?” diye sordu bıkkın bir iç çekişin eşliğinde.

“Islık ve ayağınla tuttuğun tempo sinirlerimi bozmuştu. Hayır, zaten bozuk olan sinirlerimi biraz daha bozmuştu.” Fanny ikinci cevabını beğendiğini belirtmek ister gibi başıyla birkaç kez sözlerini tasdik etti.

Marco göğsünde kavuşturdğu kollarını serbest bırakarak elini saçlarının arasından geçirdi. Bu hareketi zaten güzel olan yüzüne ayrı bir çekicilik katmıştı.

“Büyüyorsun evlat,” diye fısıldadı Fanny. Sesinde gururuna karışmış gizli bir hüzün vardı.
Marco çaresiz bir tavırla sırıttı. “Öyleyse büyümemin ödülü olarak artık bana evlat demekten vazgeçmeni istiyorum.”

“Ve?”

Fanny’nin küstah tavrı Marco’yu yeniden sinirlendirdi. “Ne demek ve?”

“Sen şimdi benden, sana evlat dememi istemedin diye benim bu isteğine boyun eğeceğimi düşünmedin herhalde?”

“Düşündüğüm tam olarak buydu aslında.”

“Öylseyse yanılmışım.”

Marco tüm dikkatini ablasına yöneltti. “Hangi konuda?”


“Büyüdüğün konusunda…”


KEYİFLİ OKUMALAR...

Hiç yorum yok: