12 Haziran 2014 Perşembe

DEJA-VU; 35.BÖLÜM

Gidecekleri yere vardıklarında herkes farklı bir ruh haline bürünmüştü. Kuşkusuz içlerinde en öfkeli olanı Marco’ydu. Genç adam kendi kendine homurdanırken, anlaşılmaz sözlerinin arasından bir kaçını duyma şanssızlığına erişti Fanny. Kardeşi kadınların çapraşık ve rahatsız edici beyin yapılarından bahsediyordu ve bunu yaparken ancak elinde iğne tutan bir doktor kadar sempatiye sahipti.

Fanny, arabadan piknik sepetini indiren Marco’ya yaklaşarak; “Benim gibi bir ablaya sahip olduğun için çok şanslısın evlat,” dedi.

“Nedenmiş?” diye sordu genç adam küskün bir tavırla.

“Çünkü az önceki sözlerinin -yani biz kadınların beyin anatomisiyle ilgili dile getirdiğin sözlerin- hiç birini Lillian’a söylemeyeceğim.”

Marco’nun ifadesi saniyeler içinde öylesine büyük bir değişime uğradı ki kolay kolay şaşırmayan Fanny bile, şaşkına döndü. Genç adam, yeryüzünde hiçbir kızın kayıtsız kalamayacağı bir gülümsemeyle ablasına yaklaştı.

“Sen yorulma,” diye mırıldandı tatlı tatlı. “Hemen ileride Madam’la babam yere örtü sermişler. Git otur ve keyfine bak. Ben yiyecekleri taşırım.”

Fanny sesli ve bıkkın bir soluğun eşliğinde kendi kendine söylenerek kardeşinin dediğini yapmak üzere harekete geçti. Bir yandan da aşkın saçmalıkları hakkında söyleniyordu ve bunu yaparken en az Marco’nun az önceki hali kadar sinirli görünüyordu…

******
“Tyler!”

Genç adam bu heyecanlı haykırış üzerine olduğu yerde sıçradı. Neyse ki elindeki bavulu düşürecek kadar paniklememişti. Adını bu kadar coşkuyla dile getiren tek bir kadın vardı ve Tyler uzun koridorun sonunda o kadının belirmesiyle gülümsedi.

“Elizabeth!” Valizini yere bırakıp kollarını iki yana açtı. Kadın tereddüt dahi etmeden genç adamın kollarının arasına bıraktı kendini. Tyler tüm samimiyetiyle bu candan kucaklaşmanın keyfine vardı.

“Zayıflamışsın,” diye söylendi Elizebeth bir burun çekmenin eşliğinde. Tyler kadının pembe ve tombul yanaklarındaki yaşları silmek için biraz geri çekildi.

“Sense oldukça iyi görünüyorsun,” dedi sitemkâr bir tavırla.

Elizabeth gözlerinin içi gülerken yanaklarından yaşlar süzülebilen ender insanlardandı ve Tyler bir gün bu kelimeleri dile getirdiğinde, mutluluktan ağlama terimiyle tanışmıştı. Sırf bu neden bile kadınları anlayamaması için yeterliydi. Çünkü Tanrı biliyor ya, Tyler daha önce mutluluktan ağlayan bir erkekle hiç karşılaşmamıştı.

“Beni utandırma genç adam!” dedi Elizabeth yalandan bir kınamayla. Tyler’ın yanaklarındaki ellerini ufak bir fiskeyle yüzünden uzaklaştırmayı da ihmal etmemişti.
“Ah, niyetim kesinlikle bu değildi.”

“Evet, buydu. Şimdi elini yüzünü yıka da masaya gel. En sevdiğin yiyeceklerden hazırladım.”

Genç adam uzun yıllardır hayatının bir parçası olan kâhyasının, hızlı adımlarla yanından uzaklaşmasını izlerken gülümsüyordu. Elinde valiziyle kala kaldığını fark ettiğindeyse gülümsemesi sırıtmaya dönüştü. Elizabeth, Tyler’ın evinde geçirdiği hatrı sayılır zaman sonucunda, haklı olarak bazen vazifelerini aksatabiliyordu ve şimdi de öyle anlardan birini yaşamaktaydılar. Genç adam, hiçbir kızgınlık belirtisi göstermeden başını neşeyle sağa sola sallayıp, Elizabeth’in az önce kat ettiği yolu takip etti. Kendini dayanılmaz kokuların buram buram süzüldüğü, güneşin tüm berraklığıyla taht kurduğu mutfakta bulunca keyifle bu sıcak aile ortamını soludu.

Elindeki valizi kapının yanına bırakıp lavaboda ellerini yıkadı. Elizabeth, sözlerinin yerini bulmasından ve insanları yönetmekten bir parça hoşlanırdı. Tyler da gençliğinin uzun ve can sıkıcı dönemlerinde kadının bu otoritesinden hatrı sayılır ölçüde payını almıştı.

Kendini muhteşem Paris manzarasını seyre dalabileceği mutfak masasının sandalyesine attığında derin bir iç çekti. Şu an burada, yanında, ya da daha kötü bir ihtimalle karşısında oturmasını istediği biri daha vardı aslında. Hayır, bunu istememiş, yalvarmış, emretmiş ve söylenmişti. Keşke bunların hepsini aynadaki kendi yansımasına değil, Fanny’nin yüzüne söyleyebilseydi. Genç kıza, onunla birlikte Fransa yolculuğu yapmak istediğine dair tek kelime dahi edememişti. Nedenini şimdi şimdi kendine itiraf ediyordu. Tyler korkmuştu. Reddedilmekten ve bunun acısını kaldıramayacağından korkmuştu.

Masanın üzerine sertçe konan tabak, adamın bütün düşüncelerinden inanılmaz bir hızla sıyrılmasına neden oldu.

“Deminden beri söylediğim hiçbir şeyi duymadın değil mi?” diye sordu Elizabeth. Elleri belini bulmuş, biçimli kaşlarından biri alnının bitimindeki kumral saçlarının başladığı yere kadar kalkmıştı.

Tyler boğazını temizledi. Suçlu bir çocuk gibi omuzları çökmeden önce “Hayır,” diye fısıldadı.

Elizabeth dilini damağına yapıştırıp şaklattı. Tyler bu sesi o kadar çok duymuştu ki artık zihni otomatik olarak kendini ardından gelecek olan sözlere hazırlamıştı. “Aklının bu kadar karmaşık olması için hiçbir neden yok Tyler. Ayrıca insanları dinlememek gerçekten saygısızca bir davranış türü.”

Hiç şaşmaz, diye söylendi genç adam içinden. Ancak bu muhabbeti daha fazla uzatmak gibi bir niyeti de yoktu. “Harika görünüyor!” diye bağırdı. Tavrı ortama o kadar absürt kaçıyordu ki, Elizabeth tombul parmaklarını dudaklarına yapıştırıp kıkırtılarını bastırmaya çalıştı.

“Ellerine sağlık,” diye devam etti Tyler sözlerine. Kendini tam bir aptal gibi hissediyordu.

“Daha fazla zorlama Tyler,” dedi Elizabeth. “Anladım ve seni yalnız bırakıyorum.”

Genç adam, neyse ki minnettar gülümsemesinin kadıncağızın önünde patlak vermesine son anda engel olmuştu. Elizabeth ondan beklenmeyecek bir hızla mutfağı terk ederken, Tyler önündeki donatılmış masaya dikti gözlerini. Sıcak kahveden tüten duman zihnini berraklaştırınca karnının acıktığını hissetti.

Çatal bıçağını eline alır almaz, her tabaktan bir parça alarak inanılmaz bir kaos ortamı yarattı midesinde. Bunun için sonra dertlenirim, diye düşündü. O sırada ağzı dolu olduğu için kelimeleri dudaklarının arasından çıkarmaya korkmuştu çünkü…

“Bu çok kötü oldu Lizzy, çatının akıttığını neden daha önce söylemedin böylece…”

Tyler, aniden kesilen sese doğru dönmeden önce mutfağın penceresinden, şehri terk etmek üzere olan güneşin arta kalan nurunu biraz daha seyre daldı.

“Efendim!” diye bağırdı az önceki sesin sahibi. Genç adam gülümseyerek arkasına döndü. 

“Merhaba Peter.”

Yaşlı adam, elindeki kovayla mutfağın ortasında kala kalmıştı. Tyler gülümsedi. Kollarını göğsünde birleştirip pencerenin pervazına sırtını dayadı. Uçak yolculuğu etkilerini göstermeye başlamış Tyler’ın göz kapakları ağırlaşmıştı. Az önceki düşüncelerinden fırlayan Fanny’nin gülümseyen yüzü bir anda yorgun zihnini fırsat bilip gözlerinin önünde kaçamakça salınınca, genç adam başını sertçe sağa sola salladı. Şimdi sırası değil, dedi kendi kendine. Yatağına uzandığında genç kızı düşünmek için, mantığını susturup kalbiyle zihni arasında set kurmaktan vazgeçecekti.

“Dilini mi yuttun?” diye sordu karşısında sinmiş duran adama bakmaya devam ederken.

Peter, bu sözler üzerine birkaç saniye içinde kendini toparladı. “Sizi beklemiyordum…” dedi fısıltıdan daha öte gidemeyen bir sesle. “Bilseydim yani bilseydik emin olun sizi böyle karşılamazdım efendim.” Adam sözlerini bitirince önce elindeki kovaya, sonrada dizlerine kadar sıyrılmış olan eski pantolonunun paçalarına baktı. Tyler yaşlı adamın yanaklarındaki kızarıklığın farkına varmasaydı eğer Peter’ın bu tepkilerine kahkahayla gülecekti. Neyse ki anlayışlı tarafı o anda üstün gelip, genç adamın dudaklarının ince bir çizgi halinde kalmasını sağladı.

“Buraya geldiğimde smokin giyip beni kapıda karşılamanı beklemiyorum Peter.” Genç adam elbette Lizzy’e geleceğini haber vermişti. Ancak şimdi bunu Peter’a söyleyip çift arasında anlaşmazlık çıkarmak istemiyordu. Belli ki Elizabeth eşine, ev sahibinin geleceğini söylemeyi unutmuştu.

Yerinden doğrulup yaşlı adamın tam karşısında dikildi. Adamın bakışları hala yerdeydi. Elizabeth’in rahat ve kaygısız davranışlarının yanında, Peter’ın tavırları o kadar sırıtıyordu ki, Tyler bu iki çiftin yıllardır nasıl anlaştığını sorgularken buldu kendini. Adamın utangaçlığı karşısında ne yapacağını bilemez bir tavırla kıpırdanırken, Elizabeth’in önden gelen gür kahkahası ve ardından kendini gösteren tombul bedeni iki adamı da bu keşmekeşten kurtardı.

“Telefon size Bay Tyler,” dedi kadın. Hala gülümsemeye devam ediyordu. Tyler kimin aradığını merak ederek telefonu eline aldı.  “Alo?”

“Selam dostum.”

Ah, tabii ya… “Eric? Ne halt ettiğini sanıyorsun?”

“Ne halt ettim ki yine?”

Tyler sakinleştirici bir soluk aldı. “Cep telefonum dururken beni neden sabit telefondan aradığını merak ediyorum. Ayrıca Lizzy’le flörtleşmeyi kes. Bu Peter’ın hiç hoşuna gitmiyor.”

Eric uzun bir kahkaha attı. Tyler bu rahatsız edici sesten kaçmak için kulağıyla telefonun arasında güvenli bir mesafe bırakmaya çalıştı.

“Biliyorum,” dedi Eric kendini durdurabildiğinde. “Yaşlı adamın kızaran yanakları gözümün önünde canlanıyor.”

Tyler, bu doğru tespit üzerine yorum yapmadı. Bir erkeğin ulu orta kızarması rahatsız ediciydi. “Neden aradın?”

“Seni tedirgin etmek için.”

Tyler homurdandı. Sesi daha çok hırlama gibi çıkmıştı. Tam telefonu kapatacakken Eric’in “Bekle!” diyen sesini duydu. “Nazlı bir kız gibi telefonu kapatmak üzere olduğunu tahmin ediyorum, o yüzden daha fazla canını sıkmayıp sadede geleceğim. Şimdi soracağım soruya cevap vermeden önce ciddi ciddi düşünmeni istiyorum senden. Hazır mısın?”

“Lanet olsun Eric! Hemen ağzındaki baklayı çıkar, yoksa…”

“Biliyorum, biliyorum. Bu kadar tahmin edilebiliyor olman çok sıkıcı. Neyse, işte sorum; orada havalar nasıl?”

Tyler okkalı bir küfrün eşliğinde telefonu kapattı. Başını kaldırdığında kendisine şaşkınlıkla bakan hizmetliler karşısında bir küfür daha savurdu. Ancak bu seferkinin diline dökülmesine izin vermemişti.

Bey Tyler…” Diye başladı Lizzy sözlerine, ancak genç adam şimdi kadının söylenmesini çekecek durumda değildi. Elini kaldırıp, dudaklarını komik bir ifadeyle büzen kadını durdurdu. “Sonra Elizabeth.”

Ardından arkasına dahi bakmadan mutfağı –şaşkınlıktan dona kalmış iki hizmetlinin bakışları arasında- terk etti.

Tyler’ın uzaklaşan bedenini izleyen Elizabeth, derin bir iç çekti. “Sinirlenince gerçekten korkutucu oluyor bu çocuk,” diye mırıldandı.

Peter, bir puf sesi çıkardı. “Çocuk mu? Tanrı aşkına Liz, adamın 30 yaşını çoktan devirdiğinin farkında değil misin?"

“Sen de otuz yaşını çoktan devirdin ama hala çocuk gibisin.”

Peter kaşlarını çattı. “Emin misin?”

Elizabeth elini dudaklarına götürüp kıkırtısını dindirmek uğruna başarısız bir çabaya girişti. Kocasının bakışları çapkınlaşırken, Liz koşarak mutfaktan uzaklaştı. Odalarına giden yolu yarıladığında arkasından gelen alaycı sesle duraksadı. “Bir çocuktan kaçmaya utanmıyor musun sevgili Lizzy?”

Elizabeth gülümsedi. İster kabul etsinler ister etmesinler, her erkek çocukça bir ruha sahipti ve Peter ile çocuksu ruhu yanında olmasa, Elizabeth hayatta kalamayacağını biliyordu…


        Tyler, kollarını başının altında birleştirip gözlerini keman çalan kızın resmine dikti. Bu tabloyu yıllar önce almıştı ve resme ne zaman baksa, hala gençliğinde yaşadığı o buhran dolu dönemleri anımsıyordu. Aklına ilk aşkı Rose’un gülümseyen yüzü gelince, kalbinde bir kıpırdanma olur diye bekledi. Tıpkı eskisi gibi…

Ancak hiçbir hareketlilik yoktu. Kalbinin ritmi bozulmamış, rahatsız edici gözyaşları açık bir kapı bulmuş gibi gözlerine üşüşmemişlerdi. Tyler gülümsedi. Yıllar sonra, ılık bir Paris akşamında, ilk aşkının kalbinde ve ruhunda öldüğünü ilan etmenin verdiği rahatlamanın yansımasıydı bu içten gülümseme… Ve bazı aşkların kalplerde sonsuza kadar hüküm sürmeyi hak etmediğini düşündü genç adam. Bu düşünce, gözleri kapanmadan ve Fanny’le dolu olan rüyalar âlemine doğru yolculuğa çıkmadan önce, zihnini meşgul eden son şey oldu.
******

Fanny, başının üzerinde kollarını dört bir yana uzatan karaağaçın eşsiz salınımlarıyla ruhunu dinlendirirken, Madam Alanis’in kibar sesiyle hafifçe irkildi.

“Oturabilir miyim?”

“Elbette.”

Genç kız, kadına söylemek istediği sözleri hızlı bir çabayla zihninde toparladı. Artık aralarında ki anlaşmazlığa bir son vermeye kararlıydı.

“Ne hoş bir manzara,” dedi Alanis.

Fanny başıyla yavaşça onayladı. “Kalbini kırdığım için özür dilerim Madam,” dedi sonra aniden.

Alanis’in tarafından bir süre ses gelmedi. Fanny de, beklerken gözlerini ısrarla diktiği yerden ayırmadı. Panik ve beklentiyle geçen saniyelerin ardından “Ben kalp kıran kişinin kendim olduğunu sanıyordum,” diye mırıldandı Alanis. “Biraz şok oldum, umarım sessizliğim için beni bağışlarsınız.”   

Fanny, dudakları hafifçe yukarı doğru kıvrılırken “Hmm,” diye mırıldandı. “İkimizin de istekleri, beklentileri ve korkuları şu an için aynı güzergahta yol alıyor. Bu demektir ki, ikimizde ihtiyacımız olan affediciliği ve anlayışı birbirimize cömertçe sunarsak aramızda hiçbir sorun kalmayacak.”

Alanis kıkırdadı. Gülüşü güneşi kıskandıracak türden bir neşe yaydı etrafa. Fanny başını kadına doğru çevirdi. Alanis değişmişti, genç kız bu değişime aşkın neden olduğunu biliyordu. “Öyleyse siz özür dilediğinize ve ben de af dilediğime göre, geriye bahsettiğiniz şu anlayışı sunmak kalıyor. Ben haddim olmayarak özrünüzü kabul ediyorum Bayan Fanny.”

Fanny gözlerini yumdu. Alanis’in aralarında ısrarla devam ettirdiği şu resmiyet –ki Fanny için bu bir uzaklık simgesiydi- kızın canını iyiden iyiye sıkmaya başlamıştı. Aklına tüm sıkıntısını alıp götüren bir fikir gelince dişlerini ortaya çıkaracak kadar gülümsedi.

“Bende haddim olmayarak seni affediyorum Madam. Ancak bir şartım var.” Kadının gözleri beklenti ve birazda korkuyla iri iri açılınca Fanny dudağını ısırdı. “Eğer aramızdaki şu tek taraflı resmiyeti kaldırırsan seni affedeceğim.”

Alanis, yerinde huzursuzca kıpırdanınca genç kız dişlerini birbirine kenetledi. Lanet olsun, Alanis tüm hayatı boyunca yanında olmuştu. Bebekliğinde, çocukluğunda, ergenliğinde ve gençliğinde… Öyleyse bu resmiyeti aradan kaldırmak bu denli zor olmamalıydı, öyle değil mi? Sorun neydi?

“Ben… Ah, şey, bilemiyorum Bayan Fanny.”

“Bunda bilmeyecek bir şey yok Madam. Resmiyet karşı tarafın müsaadesiyle ortadan kaldırılabilir. Sen bana bu izni 12 yaşındayken vermiştin. Bende sana yıllardır bana resmi bir dille hitap etmemeni söylüyorum. Sence de artık beni gerçekten ciddiye almanın vakti gelmedi mi?”

Alanis elini nazikçe boynuna götürdü. Sonra, bir süre sonra, gözlerindeki temkinli ifade yerini derin bir ışıltıya bıraktı. “Ben seni her zaman ciddiye aldım Fanny,” diye mırıldandı. “15 yaşındayken bana bir öğretmenini ayarlamaya çalıştığın zaman bile.”
Fanny, Madam’ın boynuna kollarını doladığında, ikisi de kahkahalar atıyorlardı…


“Söyleyeceğim.”

 “Hiç sanmıyorum evlat.”

Fanny, birçoğu fısıltı halinde olan konuşmaların arasından, anlayabildiklerine herhangi bir anlam yükleyememişti. Başucunda iki erkek dikiliyordu ve genç kız, en son hatırladığı kadarıyla çalışma masasında dosyalarıyla meşguldü. Fanny bu tabloda bir şeylerin yanlış olduğunun farkındaydı. İyi bir uyku çekemediği için zihni ve bedeni henüz uyanmaya hazır değildi, kız bu yüzden bir türlü toparlanıp gözlerine yeniden açılma emrini veremiyordu. Tabloda yanlış olan neydi? İki erkek, başucunda iki erkek dikiliyordu! Genç kızın gözleri birden açıldı, yatağında yuvarlanıp kendini dizlerinin ve ellerinin üzerinde yere bıraktı. Eliyle gözlerinin önüne düşerek görüşünü engelleyen perçemleri arkaya attığında başını kaldırıp odasındaki yabancılarla yüz yüze geldi. Babası ve Marco

Kardeşinin ağzı şaşkınlıktan beş karış açılmıştı. “Ne yapıyorsun?” diye sordu hayretle. Fanny verdiği tepkiden dolayı birkaç saniyelik keskin bir utanç yaşadı. Hey durun bir dakika, burası onun bölgesiydi ve bu durumda utanması gereken en son kişi kendisi olmalıydı. Genç kız boğazını temizleyerek zaman kazandı. Ayaklarının üzerinde doğrulduğunda kaşları çatılmış ifadesini elinden geldiğince duygulardan arındırmıştı. Ancak şiş gözleri için yapacak bir şey yoktu. Kollarını göğsünde kavuşturdu.

“Evet,” dedi tek kaşını kaldırırken. “Sizi dinliyorum.”

Alvin yerinde rahatsızca kıpırdandı. Fanny’nin dikkatli gözleri ikisinin arasında gidip geliyordu.

“Horladığını biliyor musun?”

Bu münasebetsiz ve gereksiz soru elbette Marco’dan gelmişti. Fanny elleri beline indiğinde ve ağzından hiçte kadınsı olmayan bir savaş çığlığı çıktığında, kontrolün artık beyninde değil güdülerinin elinde olduğunu biliyordu. Hatta biraz ileri gidip, daha sonra o anda kendinde olmadığına dair, yemin bile edecekti.

           “Ah…”
 Genç kız elindeki buz torbasını kardeşinin gözüne bastırırken endişeyle dudağını ısırıyordu. “Beni kışkırttın,” dedi kız, küskün bir tavırla.

Marco homurdandı. “Sadece gerçekleri söyledim.”

Fanny, buz torbasını biraz fazla bastırınca kardeşi usulca küfür etti. “Hala aynı şeyi yapıyorsun. Bu arada odamda ne arıyordunuz?”

“Define avına çıkmıştık.”

“Öbür gözünü de morartmamı ister misin kardeşim?”

“Sanırım hayır. Sadece sana akşam ki ödül gecesini haber vermek için gelmiştik. Öncesinde belki birkaç hazırlık yapmak istersin diye.”

Fanny şaşkınlıkla aralanan ağzını kapatmadan önce keskin bir soluk çekti içine. “Sekreterimin hangi lanet olası akla hizmetle bana bu geceyi hatırlatmadığını çok merak ediyorum.”

Marco ablasının tamda kulağının dibinde çınlayan tiz sesine karşılık yüzünü buruşturdu. “Bu gün gerçekten anormal sesler çıkarıyorsun Fanny,” diye mırıldandı. “Ödül gecesi özel nedenlerden dolayı erkene alınmış. Babam Holding’deyken bu haberi aldığı için sekreterine sana bunu kendisinin ileteceğini söylemiş ama aranız yeni düzeldiği içinde ancak bu sabah söylemek aklına gelmiş. Bizde hem seni uyandırmak hemde haberi vermek için odana girdik. Tabii, tuhaf dövüş tekniklerini üzerimde deneyeceğini bilmiyorduk.”

Genç kız, hızlı hızlı soluyan kardeşine temkinle bakıyordu. “Bu kadar çok kelimeyi bir arada kullanmayı başardığın için aferin sana evlat.”

Marco homurdandı. “Ne düşünüyorum biliyor musun?”

“Hayır ufaklık.”

“Seni dava etmeyi.”

Genç kız yerinden doğrulurken alaycı bir tavırla tek kaşını kaldırdı. “Deneyebilirsin,” dedi.

“Ama…”

“Ama sonuçlarına da katlanmak zorunda kalırsın.”

Fanny son sözü söylemiş olmanın verdiği rahatlık ve gururla salona ilerleyip babasının Alanis’le sohbet ettiği ve enfes kokuların süzüldüğü kahvaltı masasına yaklaştı.

Madam başını kaldırınca gözleri çarpıştı. “Günaydın Fanny.”

Genç kız aralarındaki resmiyetin kalkmasının verdiği huzurla biraz daha rahatladı. “Günaydın gençler!” dedi coşkuyla.

Alanis’in kıkırtısı Alvin’in güçlü kahkahasına karıştı.

“Sabah sporu sana yaramış,” dedi Alvin. Dudaklarında hala az önceki içten gülümsemenin kırıntıları vardı.

Fanny sandalyesini çekerken arkasından homurdanan Marco’nun sesini duymazdan geldi.

“Dilerim alışkanlık haline getirmez.” Bu kelimeler korkuyla karışık bir şaşkınlık yaşayan Alanis’in ağzından çıkmıştı. Kadın irileşmiş gözleriyle Marco’nun yavaşça moraran elmacık kemiğini inceliyordu.

Fanny sırıttı. “Kışkırtılmadığım sürece gayet uysal bir kız olduğumu hepiniz bilirsiniz.”

“Uysalmış…”

“Homurdanmayı kes Marco. Elli yaşını geçmiş ve balık tutmaktan başka eğlencesi kalmamış bir adam gibi davranıyorsun.”

Babası usulca boğazını temizleyince genç kızın yanakları kızardı. “Sen istisnasın babacığım.”

“Öyle olduğumu umuyorum.”

Genç kız tabağına bir parça omlet alırken cebindeki telefonun titreştiğini hissetti. Elindeki çatal bıçağı bırakıp izin isteyerek masadan ayrıldı. Arayan Tyler’dı. Nam-ı diğer yakışıklım… Genç kız bu ismi neden hala değiştirmediğini bilmiyordu, öğrenmeyi de istemiyordu.

“Alo?”

“Beyaz mı, siyah mı?”

Genç adamın neşeli sesi kulaklarına dolunca Fanny kalp atışlarının hızlandığını fark etti. Bu öyle bir çarpıntıydı ki, genç kız dünyasının alt üst olduğunu hissediyordu. Ve bu değişim karşı konulamayacak kadar güçlüydü.

“Neden bahsediyorsun sen?”

Soruyu sorarken, sesini ruhundaki fırtınadan tamamen soyutlamıştı. Tekrar incinmek istemiyordu ve bunun için gerekirse kalbinin çığlıklarını sonsuza kadar duymazdan gelecekti.

“Hangi rengi tercih edersin? Siyah mı, beyaz mı?”

Eğer bu soruyu bir başkası Tyler’la tanışmadan önce sorsaydı ona, kız, siyah derdi. Çünkü yıllardır hayatın tüm renklerinden men etmişti kendini. Ancak şimdi yüreği, bu neşeli sesi siyahın karanlığına hapsetmek istemiyordu. “Beyaz,” diye fısıldadı bu yüzden.

“Harika bir seçim!”

Tyler’ın telefonu kapattığını birkaç saniye boyunca anlayamadı Fanny. Tanrım, bu adam sürprizlerle doluydu. Fanny, masaya dönmeden önce dudaklarında oynaşan gülümsemeyi yok etti. Bu konuşmanın hesabını daha sonra Tyler’a soracaktı.

Fanny’nin kilometrelerce uzağında, güneşin bile sırtını döndüğü köhne bir arka sokakta, elindeki maskeleri sıkı sıkı tutmakta olan Tyler, ödemeyi yapmak için elini cüzdanının durduğu arka cebine uzattı.

 “Sırf senin için,” diye söylendi kendi kendine. Tyler bu maskelerin değerlerinin daha az olduğunu biliyordu ancak cüzdanının içine büyük bir iştahla bakan ve ne var ne yok görmeye çalışan satıcının, paranın kokusunu aldığının da farkındaydı. Adam ilk söylediği fiyattan asla geri dönmeyecekti.

Genç adam, istemeye istemeye çıkardığı parayı elini açmış bekleyen satıcının avucuna bıraktı. Adam sırıtınca, ağzında olan birkaç tane dişi, Tyler’a berbat bir manzara sundu. Genç adam, işi bitince aceleyle satıcının küçük sarayım dediği harabeden uzaklaştı.

Buraya neden geldiğini bir kez daha sordu kendine. Sabah evden çıktığında biraz Paris havası almak istemiş ancak yürüdükçe kendini merakla arka sokakları keşfederken bulmuştu.

Tyler elindeki maskeleri, lütfedip bir poşet vermiş olan satıcı sayesinde güvenle taşıyabiliyordu. Genç kızın, hediyesini beğeneceğini umuyordu içten içe. Aslında aksini düşünmemeye çalışıyordu. Fanny, zevkli bir kızdı ve bu hediyenin altında yatan derin anlamı mutlaka kavrayacaktı.

Tyler, işlek bir caddeye çıktığında rahatlamak için derin bir soluk aldı. Yanından gelip geçen insanların çeşitli parfüm kokuları genzine doldu. Genç adam bunu az önceki pislik kokusuna bin kere tercih ederdi. Adımlarını hızlandırarak yarım saatlik yürüme mesafesinde olan evine doğru yola koyuldu. Dudaklarındaki ıslık, keyfinin yerine geldiğinin bir kanıtıydı.

Genç adam evine girdiğinde yüksek perdeden atılan kahkaha sesleriyle irkildi. Peter’ın bu kadar gür bir sese sahip olduğunu bilmiyordu. Adam şimdiye kadar Tyler’ın yanında ses tonunu asla yükseltmemişti.

Kimseye fark ettirmeden odasına ulaştı. Elindeki poşeti valizine güvenle yerleştirdikten sonra üzerindeki kıyafetlerden kurtulup kendini duşa attı. Başının üzerinden vücuduna temas eden ılık su, mucizeler yaratarak genç adamın tüm yorgunluğunu bir çırpıda silip atmıştı…

Tyler, bornozuna sarınırken artık eve dönme vaktinin geldiğini hissediyordu. Düşüncelerinin verdiği şaşkınlıkla bir anlık, şaşırtıcı bir duraksama yaşadı. Amerika’yı yıllardan sonra ilk kez evim diye adlandırmıştı ve genç adamın emin olduğu bir şey varsa, oda; bu muhteşem aidiyet hissine, Fanny sayesinde kavuşmuş olduğuydu.

Tyler eve –Fanny’e- döndüğünde hislerini ona açacaktı. Daha fazla beklemesine gerek yoktu. En azından aşk ve cesaret dolu yüreğiyle, düşünceleri onu, bu kararı vermeye zorlamıştı.

Genç adam üzerine rahat kıyafetler giyip salona girdiğinde olduğu yerde kala kaldı. “Eric!”

“Selam dostum.”

“Sen ne halt ediyorsun burada?”

“Seni görmekte güzel.”

Tyler burnundan komik bir ses çıkardı. “Bırak kelime oyununu da cevap ver.”

“Seni özledim.”

Elizabeth kıkırdayınca Tyler odada yalnız olmadıklarını fark etti. “Öyleyse az önce eve geldiğimde salondan domuz boğazlıyorlarmış gibi sesler gelmesinin nedeni sen miydin?”

Eric ayağa kalkarken ellerini iki yanına açtı. “Fransa seni hep kibarlaştırır zaten.”

“Beni değil ama seni kibarlaştırdığı kesin.”

Eric, ellerini saçlarının arasından geçirirken çapkınca sırıttı. Bu sırada gözleri Elizabeth’e dönmüştü. Kadın karşısındaki genç adamın bakışları nedeniyle kızardı. Peter boğazını temizleyince, Elizabeth elleriyle yüzünü yelpazelemeye başladı.

“Sence de ben her zaman kibar değil miyim Lizzy?”

Karımın bu soruya cevap verebileceğini sanmıyorum efendim. Ne de olsa her zaman sizin yanınızda bulunmuyor, öyle değil mi?”

Peter’ın ses tonundaki sertlik ortamdaki erkeksi havanın bir anda ağırlaşmasına neden oldu. Eric’in dudaklarındaki gülümseme yerini korusa da artık gözleri Lizzy’de değildi ve eskisi kadar sıcak bakmıyordu.

“Haklısın Peter. Eric, benimle terasa gelir misin?”

Tyler şu an yapılacak en iyi şeyin arkadaşını ortamdan uzaklaştırmak olduğunu biliyordu. Eric, dostça yaklaştığı kadınların, eşleri ya da sevgilileri tarafından bir tehdit olarak görülmekten hiç hoşlanmazdı. Hatta çoğu zaman hemcinslerinin bu geri kafalılığı ve aptallığı yüzünden Tyler’a dert yanıyordu. Neyse ki Eric ikiletmeden Tyler’ın peşinden terasa doğru ilerledi.

Genç adam terasın cam kapısını usulca kapatırken Eric korkuluklara doğru yanaştı.

“Bana hala neden burada olduğunu söylemedin.”

“Sıkıldım ve en yakın arkadaşımla eski günlerde olduğu gibi Paris’in altını üstüne getirmeyi istedim. Bu senin için yeterli bir neden mi?”

“Buraya gelmen için bir nedene ihtiyacın yok.” Tyler arkadaşının yanına yaklaşıp ayaklarının altındaki ışıltılı manzaraya baktı. “Sadece bir sorun olup olmadığını öğrenmeye çalışıyordum.”

Eric usulca içini çekti. “Sonuncu ilişkimin üzerinden altı ay geçti,” diye mırıldandı. Bu gerçekten Eric için takdire şayan bir zaman dilimiydi. “Artık hiç kimseden tat alamıyorum. Bütün kadınlar birbirinin aynı gibi. İsteklerini karşılıyorum, onlarda benimkileri karşılıyorlar ama hepsi bu. Her sabah uyandığımda işimin beni eskisi kadar tatmin etmediğini fark ediyorum. İki ay sonra doğum günüm var. 31 yaşına gireceğim. Belki de orta yaş krizindeyim. İşte bu yüzden senden tavsiye almaya geldim.”

Tyler homurdandı. Eric kolay kolay içini birine dökmezdi. Genç adam arkadaşının gülen yüzünün ardındaki sıkıntıları fark etmediği için kendini biraz suçlu hissetti. “Şu orta yaş sözünü görmezden geleceğim ancak sana tavsiye edebileceğim tek bir şey var. Âşık ol.”

Eric küçük bir kahkaha attı. Her zamankinin aksine bu sefer gülüşü neşe dolu değildi. “Herkes senin kadar şanslı olamıyor dostum. Ayrıca aşk aramıyorum.”

“Aramıyor olabilirsin. Bazen aradıklarımızla ihtiyaç duyduklarımız birbirine uymaz.”

Genç adam dirseklerini korkuluklara yaslayıp hafiften öne doğru eğildi. “Fanny’le aranız nasıl?”

“Sanki sevgiliymişiz gibi konuşuyorsun.”

“Homurdanma dostum, eğer hala sevgili değilseniz yeteneklerini kaybettiğini düşüneceğim. Kıza açılmak için neyi bekliyorsun, güneşin doğudan batmasını mı?”

“Hayır, uygun zamanı.”

“Lütfen bana bu klişe cevabı vermediğini ve şaka yaptığını söyle!”

“Seni şuradan aşağı atarsam cinayetten tutuklanma ihtimalim yüzde kaç olur acaba?”

Eric başını hafifçe çevirip ciddi ciddi hesaplama yapmakta olan Tyler’ın düşünceli yüzüne kaşlarını çatarak baktı. “Tik tak, dostum. Zaman akıp gidiyor. 20 yaşında bir toy olsaydın zaman umurunda olmamalıydı. Ama ikimizde biliyoruz ki saçların çoktan beyazlamaya başladı.”

Tyler refleks olarak ellerini saçlarına götürdü. “Kapa çeneni Eric! Bu, söylediğin kadar basit değil.”

“Ne? Saçların beyazlaması mı?”

Tyler bu cevap üzerine yorum yapmaya dahi tenezzül etmedi. Aralarındaki derin sessizliği bölen yine Eric oldu. “Fanny kolay bir kız değil. Muhtemelen geçmişinde bir travma ya da kayıp yaşamış. Bence sen onun için bir panzehir kadar değerlisin. Eğer duygularını kıza açmayı başarırsan tabii.”

“Ya reddedilirsem? Hem şu travma olayı da nedir?”

“Ben bir gazeteciyim unuttun mu? Çok genç yaşta insanların vücut dillerini okumayı, gözlerine bakarak sözlerinin doğru olup olmadığını tespit etmeyi öğrendim. Fanny’i ilk kez gördüğümde ise kızgınlığın haricinde, bakışlarında çok derine saklanmış ihtiyar bir acı gördüm. Bu acıyı öylesine sahiplenmiş ki unutmayı denememiş bile.”

Tyler, usulca omzunu silkti. “Bunu, onu gördüğüm zamanlarda bende düşündüm. Sürekli kendini korumaya alıyor. Asla belli bir sınırın dışına çıkmıyor.”

“Şimdi asıl yapman gereken şu. Önce onun bu sırrını öğrenmeli sonra da üstesinden gelmesini sağlamalısın. Yoksa asla ona açılamazsın.”

“Neden bunun umutsuz bir çaba olacağını hissediyorum?”

“Çünkü sen karamsar herifin tekisin!”

“Bende her gün şükrediyorum Tanrı’ya, en yakın arkadaşım olduğun için. İronik değil mi?”

UZUN BİR ARADAN SONRA UZUN BİR BÖLÜMLE KARŞINIZDAYIM... KEYİFLİ OKUMALAR...

Hiç yorum yok: