25 Ocak 2012 Çarşamba

DEJA-VU; 15.BÖLÜM


15.BÖLÜM


Keşke bu Eric’in söylediği kadar kolay olsaydı. Şimdiye kadar altı mağaza gezmiş ve henüz hiçbir şey alamamışlardı. “Lanet olsun Tyler, kıyafetlerin hepsi üzerinde gayet güzel durdu. Neden almadın birini?”

“Bu özel bir davet,” diye yanıtladı Tyler. Bu cevabı belki de onuncu kez veriyordu.

“Hayatında ilk defa özel bir davete katılmıyorsun ya!”

“Tamam, bunu beğendim.” Tyler üzerindeki takım elbiseyle aynanın karşısına geçti. Papyonu olmasını istememişti genç adam ama kıyafet papyonla güzel duruyordu. “Bunu alıyorum,” dedi saatlerdir mağazadaki bütün takım elbiseleri önüne seren kıza.

Eric; “Sonunda,” diye mırıldandı.

Neyse ki mağaza görevlisi Eric kadar açık sözlü değildi. Kibarca onaylayıp Tyler’ı üzerini değiştirmesi için kabine yönlendirdi...

Ellerindeki kıyafetleri arabanın bagajına yerleştirdikten sonra araca bindiler. Eric, aklına aniden gelen düşünceyle arkadaşına baktı. “Ben gitmeden Helen’i görebilseydik keşke.”

“Mümkün değil!” diye atıldı Tyler. “Hala kimseyi bulamadım.”

“Dostum herhangi bir arkadaşında mı yok? Alt tarafı birkaç saat sevgili numarası yapacak.”

“Bunca yıldır hayatımda kimse yok. Olmuşken numaradan da olsa iyi birinin olmasını istiyorum. Hem Helen’in bir görüşmeyle yetineceğini de sanmam.”

“Evet, bir süre sonra ne zaman evleneceğinizi soracaktır,” diye mırıldandı Eric. Bu sözleri gayet doğal bir şeymiş gibi söylüyordu ama Tyler’ın kalbine ağrılar giriyordu.

“Kes şunu!” dedi sinirle. “Şimdi Helen’i düşünmek istemiyorum.”

Eric başını arkaya yaslayıp omzunu silkti. “Sen bilirsin. Ben sadece kaçınılmaz sondan bahsettim.”

Eric tek gözünü açıp arkadaşının sinirden kızarmış yüzüne baktı. Bir yandan sırıtırken diğer yandan aklına gelen fikri uygulamanın bir yolunu bulmaya çalışıyordu.

“Yarın kaçta gideceğiz açılışa?” diye sordu.

“15.00,” da.

“Beni almana gerek yok. Kendi arabamla gelirim senin evine.”

“Tamam.”

Tyler arkadaşını evine bıraktıktan sonra kendi evine ulaştı. Kıyafetlerini giysi dolabına asıp bilgisayarının başına geçti. Karakterlerin birçoğunun ismi ve yaşam tarzı belirlenmişti. Şimdi sadece birkaç kişiyle yapacağı röportajlar ve alınacak izinler kalmıştı…

******
Fanny eve dönerken otelin son halinden memnun kalmıştı. Anlaşmadaki bütün maddeler yerine getirilmiş ve otel sahipleriyle başarılı bir görüşme gerçekleştirmişti. İç mimarlar son dizaynlarını da bitirmişlerdi.

Yarınki kalabalık ortamda bulunacak olmak Fanny’i biraz geriyordu. Yıllardır alışamadığı şeylerdendi kalabalık. Ama her işin katlanılması gereken zor yanları da olabiliyordu.

Eve ulaştığında babasının, Madam Alanis’le beraber gülüşerek içeri girdiğini gördü. Muhtemelen onlarda yeni geliyorlardı. Planının tıkır tıkır işlediğini görünce keyiflendi. Tanrım, yaptığı resmen çöpçatanlıktı. Ama babası da buna dahildi. Bu durumda yaptıkları sevenleri birleştirmekti. Evet, kesinlikle bu doğru terimdi.

Fanny eve girdiğinde anahtarı cebine atıp salona ilerledi. Madam ile Alvin yalnızlardı. Kız geri geri ses yapmadan salondan çıktı. Tam o sırada babasının “Otelin açılışından sonraki gün yemeğe çıkalım isterseniz,” dediğini duydu. “Elbette çocuklarla beraber.”

Kahretsin! Elbette sözcüğünü kullanmamalıydı. Kız, yinede babasının iyi gittiğini düşündü. Şimdi tek sorun, Marco’yu o yemeğe gitmemesi konusunda uyarmaktı…

Fanny neşeyle odasına çıktı. Akşam yemeğine kadar yarım kalan kitabını tamamlayabilirdi. Kitabı eline alıp okuma koltuğuna yerleşti. Yazarın isminin tanıdık geldiğini anımsadı birden.

Tyler Moore.

Tyler? Ah, hadi ama bu hayatın derdi neydi? Sürekli Fanny’le uğraşmaktan başka yapacak işi yok muydu? Fanny başını arkaya yaslayıp zihnini kurcalayan düşüncelerle baş başa kaldı. Tyler bir şekilde hayatlarına girmişti. Kız, yinede adamın kendi hayatına girmesine izin vermeyecekti.

Hey ne oluyordu ki? Kız adamın kendisi hakkında ne düşündüğünü bile bilmiyordu. Belki oda Fanny’e karşı bir şey hissetmiyordu.

Bu düşünce genç kızı nedensiz yere rahatsız etti. Tamam, çok sevimli bir insan değildi ama sevilecek başka yönleri vardı. Vardı değil mi?

Fanny ayağa zıpladı. “Hayır,” diye mırıldandı odanın içinde dönerken. Kitabı masaya fırlattı. “Sakın gereksiz şeyleri kafana takma. Sakinleş… Her şey istediğin gibi olacak. Hayatının ipleri senin ellerinde.” Sonra tekrar koltuğuna oturdu.

Bu terapi sistemini öğrendiği terapistini ilk kez sevgiyle anımsadı Fanny. Doktorlar ve hastaneler genç kıza istemediği şeyleri hatırlatırdı hep.

Jimmy’i ve annesini kısa aralıklarla kaybettikten sonra psikolojik bunalıma girmişti. Hayatının en güzel yıllarını gözlem altında geçirmek Fanny’e kapalı alanlarda kalma korkusu ve doktor nefreti kazandırmıştı. Elbette tedavilerin faydaları da olmuştu ama bunlar genç kızın psikolojik haplar yüzünden heba olan günlerini geri getiremezdi.

Neden intihar ettiğini hiçbir zaman anlayamamıştı kız. Her zaman bu soruyu kendine sorar ama cevap yerine zihninde koca bir boşluk uğuldardı. O günü tekrar anımsadı…

Kendisini odaya kilitlemiş dış dünyaya zihnini kapatmıştı. En sevdiklerinin öldüğünü kabullenememişti ilk başta. Ağlama krizlerine karışan kahkahaları, sonrasında gelen titremeler…

Bu şekilde geçen günlerin ardından bir jilet almış ve hiçbir şey hissetmeden bileklerini kesmişti. Gecenin bir yarısı olduğunu ve ayın odasını aydınlattığını anımsıyordu genç kız. Kan bileklerinden süzülüp banyonun zeminine damlarken ne yaptığının farkına varmıştı.

Hissettiklerinin arasında korku yoktu. Keyif, özlem ve acı vardı belki ama sevdiklerine kavuşacak olmanın verdiği mutluluk hepsini bastırıyordu. İntiharı daha önce düşünmediği için kendini kınamıştı.

On beş dakika kadar banyoda oturduktan sonra odasına geçip yatağına uzanmıştı. Geride kalan ailesine mektup yazmayı istiyordu ama bilekleri hareket edemez hale gelmişti. Vücudu da öyle. Bir damla gözyaşı dahi akıtmadan uykuya daldığını hatırlıyordu.

Sonrası hatırlamak istemediği insanlar ve anılarla doluydu. Uyandığında annesinin ya da Jimmy’nin yanında değil bir hastane odasındaydı. Gözleri ağlamaktan kanlanmış babası ve koltuğa büzülüp uyuyan Madam’la karşılaşmıştı.

Alanis’i o gece odasına geldiği ve içeriden ses alamayınca Alvin’i uyandırıp kapısını kırdırttığı için aylarca affetmemişti genç kız. Sonrasında yaptığı hatanın farkına varmış ve yardım aldığı psikologlar sayesinde de iyice kendine gelmişti.

Okuldan geri kaldığı için aradaki zamanı özel dersler alarak tamamlamıştı. O günden sonra tek derdi hayata tutunacak başka amaçlar bulmaktı. Okulu ve ailesi Fanny için kanatsız meleklerdi.

Üniversite’ye sevinçten uçarak giden tek öğrenci olarak okul tarihinde bir ilke imza atmıştı. Halinden memnundu. Yinede bir daha hiç aşık olmamış ve işi dışında kimseye körü körüne bağlanmamıştı…

Fanny gözlerini araladığında yatağında olduğunu fark etti. Hafifçe kıpırdanıp üzerindeki pikeye ve kapanan perdelere baktı. Tanrım, muhtemelen geçmişinin talihsiz anılarına yolculuk yaparken uyuya kalmıştı. Birisi odasına gelmiş ve genç kızı okuma koltuğundan kaldırıp yatağına yatırmıştı.

Üzerinde hala günlük giysilerinin olduğunu gören Fanny ayağa kalktı. Perdeleri aralayıp sessiz geceye baktı, aralık camdan içeri dolan böcek seslerine kulak kesildi.

Gözlerini ovalayarak dağılmış saçlarının ucunda sallanan tokayı çekip çıkardı. Eşofmanlarını giydikten sonra hala bileğinde duran tokayla gelişi güzel topladı saçlarını. Telefonunun saatine baktığında 03.14 olduğunu fark etti.

Herkes bu saatte uyumuştu muhtemelen. Karnının guruldadığını duyan Fanny akşam yemeği yemediğini hatırladı. Esneyerek odasından çıkıp mutfağa girdi. Etraf sessizdi. Kendine çabucak sandviç hazırlayıp salona geldi. Işığı yakarak koltuğa bıraktı bedenini. Sandviç parçalarının etrafa yayıldığını görünce yüzünü buruşturdu.

Hizmetlilere gereksiz yere iş çıkarmıştı. Gecenin bir yarısı olmasa döküntülerini süpürürdü ama şimdi ses yapmaya gerek yoktu.

Abur cubur yemeyeli uzun zaman olmuştu. Formunu korumak için yediklerine dikkat etmeliydi. Fanny’e göre bir kadın hayatı boyunca diyet yapmak zorundaydı. Bu saçma ve bazen gereksiz gelebiliyordu insana ama güzel bir vücuda sahip olmak için aperatif yemekten uzak durması gerekiyordu. Ah, fazlasıyla yemelerine rağmen kilo almayanlara gıptayla bakardı.

Gecenin bir yarısı düşüncelerinin pekte sağlıklı bir yöne gitmediğini fark edince sandviçin kalan son parçasını ağzına attı ve ayağa kalkıp eliyle üzerindeki kırıntıları silkeledi. Dudaklarının kenarına fırlayan bir lokmayı diliyle yakalayıp keyifle gülümsedi. Açlık tahammül edemediği şeylerdendi.

Salondan çıkarken ışığı kapattı. Odasına geldiğinde dolabının kapısının açık olduğunu ve mavi bir elbisenin tam karşısında durduğunu fark etti. Madam Alanis elbiseyi tamamlamıştı demek.

Fanny kapıyı kapatıp elbiseye yaklaştı. Vay canına! Bu muhteşemdi. Ayakları bir şeye çarpınca sessizce inledi. Işığı yakıp arkasını döndüğünde gümüş rengi topuklu ayakkabıların kendisine göz kırptığını gördü.

Başını sağa sola sallayarak elbiseyi askıdan indirdi. Üzerinde çok fazla emek vardı. Kız derin bir iç çektikten sonra özenle tekrar yerine astı kıyafeti.

Işığı kapatıp kendini yüz üstü yatağa attı. Yüzü yastıklara gömülüyken eliyle komodinin üzerindeki telefonu alıp başını kaldırdı. Saatini kurduktan sonra daha normal bir pozisyonda kıvrıldı yatağa.

Yarınki davete yüzlerce kişi gelecekti. Basına yapılacak açıklama ve sistemlerini öğrenmek isteyen mimarlara karşı yapacağı konuşmayı gözünün önünden geçirdi. Evet, her şey yolundaydı. Gözlerini yumup uyumaya çalıştı…

Fanny bu defa karanlık bir odada açtı gözlerini… Hafif ışığın vurduğu yerde bir sandalye ve gözlüklü bir doktor vardı. Psikolog… Genç kız doktorun gereksiz sorularından kaçmak için arkasını döndü. Odanın kapısı yoktu. Karanlık yerde yönünü bulması imkânsızdı. Nereye dönse duvarlar üzerine geliyor doktorun sesi gitgide yaklaşıyordu.

Sonra bir anda duvardan bir ışık sızmaya başladı. Fanny oranın kapı olduğunu fark etti. O yöne doğru koştukça ışık uzaklaşmaya başladı. Kapının ağzında biri duruyordu. Kız biraz daha yaklaşınca kapının önündekinin Tyler olduğunu ve ellerini uzatıp gel işareti yaptığını gördü.

“Tyler!” diye bağırdı. Genç adama muhtaç olmuş olması umurunda değildi. Tek derdi buradan kurtulmak ve zihninin karmaşık düşüncelerini çözmeye çalışan psikologdan uzağa gitmekti. Ama ne kadar koşarsa koşsun genç adama yaklaşamadı. Adını haykıra haykıra uykusundan uyandı.

Terle kaplanmış alnını eliyle kuruladı. “Lanet olası doktorlar!”

Bu gece doğru düzgün uyku girmeyecekti gözüne. Bağırışlarını kimsenin duymamış olmasını umarak başını tekrar yastığa bıraktı. Tyler şimdide kâbuslarında boy göstermeye başlamıştı.

Gözlerini zorla yumdu. Güzel şeyleri düşünmeye çalıştı. Böylelikle kolayca uykusu gelebilirdi. Neyse ki yatakta dönüp durduğu bir saatin ardından uykuya dalabilmişti…

Fanny gece doğru düzgün uyuyamadığı için huzursuzdu. Uykusuzluğun kendisine sinir yaptığını biliyordu. Banyoya giderek rutin işlemlerini halletmesinin ardından kıyafetini giydi. Aynanın karşısına geçtiğinde nefesini tuttu. Madam muhteşem bir iş çıkarmıştı.

Odasının kapısının tıklanmasıyla kendini toparladı. “Girin.”

Madam’la beraber kuaför ve makyöz de içeri girdi. Genç kız gözlerindeki yoğun ve sıcak bakışlarla Madam’a gülümsedi.

“Harika görünüyorsunuz Bayan Fanny!”

“Senin sayende.”

Kuaföründe birkaç iltifatı üzerine Fanny sandalyeye oturup saçının yapılmasını bekledi. Bir yandan da makyajı yapılıyor gözlerini bir açıp bir kapatmak zorunda kalıyordu. Tamamen hazır olduğunda tekrar aynaya baktı. Dağınık topuz ve yoğun makyaj bu elbiseye yakışmıştı.

“Teşekkür ederim,” dedi eşyalarını toplamakla meşgul olan ekibe.

“Rica ederiz.”

Kuaför ve makyöz odadan çıkınca Madam “Dün akşam sizi uyandırmak istemedik,” dedi. “Yorgun görünüyordunuz, Bay Alvin’de sizi yatağa taşıdı.”

“Anladım. Teşekkür ederim.”

Fanny söylenenleri başıyla onaylarken Madam’ın hazırlanmadığını görüp kaşlarını çattı. “Sen ne giyeceksin?”
Alanis omzunu silkti. “Dolabımdan bir kıyafet bulurum.”

Genç kız ayağına geçirdiği gümüş rengi ayakkabılarla odada biraz yürüme provası yaptı. Sonrada hızlı adımlarla kendisini takip eden Madam’ın odasına geçti.

“Bakalım senin için neler bulabiliriz.”

Alanis kıkırdadı. “Gerçekten ne giydiğimin önemi yok.”

“Elbette var,” diye mırıldandı Fanny. Sonra Madam’ın dolabındaki elbiseleri yatağın üzerine yığmaya başladı. 

On dakikanın ardından Madam saçlarını topuz yapmış siyah zarif elbisesi ve kırmızı ayakkabılarıyla hazır halde aşağı inmişti.

Görünüşünden memnun kalmıştı. Bazen gençlerin bakış açısı işe yarıyordu. Fanny Madam’ın arkasında belirdi. İkisi bir, kol kola girerek salona girdiler.

Kavalyeleri Alvin ve Marco hemen ayağa kalktılar. Bakışlar önce Fanny’e ardından Alanis’e çevrildi.

Babasının yutkunduğunu sonrada kısık bir sesle “Çok güzel görünüyorsunuz,” dediğini duydu Fanny.

Marco’nun tepkisi daha neşeliydi. “Aman Tanrım! Gökten inmiş iki melek gibisiniz.”

Aynı anda “Teşekkür ederim,” dediler. Fanny gülümsedi. “Sizde çok şıksınız.”

Alvin’in smokini, Marco’nun spor takım elbisesi göz alıcıydı. Genç kız Madam’ın kolundan çıkıp Marco’ya doğru ilerledi. Kardeşinin koluna girdiğinde beklentiyle babasına baktı.

Alvin boğazını temizleyerek birkaç adım atıp Kolunu Madam’a uzattı. “Kavalyeniz olmama izin verirseniz beni çok mutlu edersiniz.”

Alanis kızaran yüzünde tatlı bir gülümsemeyle başını aşağı eğdi. “Elbette.”

Hepsi bir neşeyle evden çıkıp kapıda hazır bekleyen arabaya bindiler. Alvin’in şoförü bütün aileyi bir arada görünce gülümsedi.

“Hepiniz çok hoş görünüyorsunuz.”

“Teşekkür ederiz,” dedi Alvin herkes adına. Madam’a dönen bakışları yakıcıydı. Ama ne yazık ki Alanis o sırada camdan dışarı bakıyor ve kucağında birleştirdiği ellerini bir açıp bir kapatıyordu.

Fanny uzanıp Alanis’in elini tuttu. Madam bu beklenmedik temastan irkildi. “Endişelenme,” diye fısıldadı kız.

“Uzun zamandır kalabalık ortamlara girmiyorum,” diye mırıldandı Madam.

Fanny “Biliyorum,” dedi. “Ama yalnız değilsin. Bizlerde orada olacağız.” Bu sözleri birazda kendine söylemişti. 

Başkalarını teselli etmek kolaydı ama söylenenlerin uygulanmasının zorluğunu iyi bilirdi genç kız.

Madam, minnetle gülümseyip Fanny’nin elini sıktı. Yüzündeki endişe kıvrımlarının yavaş yavaş dağıldığını gören 

Fanny’de rahatlamıştı. Sonra kimse bir şey konuşmadı. Herkes kendi alemindeydi.

Fanny bir süre sonra yanında oturan Marco’nun hareketlendiğini görünce başını o yöne çevirdi. Sıkıntılı bir ifadeyle yüzüne bakan kardeşine “Sorun ne?” diye sordu.

“Lillian’ı seninle tanıştırmak istiyorum,” dedi Marco. Sesi temkinliydi. “Tabii senin içinde uygunsa.”

Bu Fanny için mükemmel bir fırsattı. “Uygun,” dedi keyifle. “Yarına ne dersin?”

“Tamam,” dedi Marco. Ağır ağır gülümsedi. “Yarın 14.00 iyimi?”

“Olur.”

Yarın için Marco’ya yemekle ilgili bahane uydurmalarına gerek kalmamıştı. Babası Madam’la yemeğe çıkarken Fanny’de kardeşi ve Lillian’la buluşacaktı…

Bölümlerin yayınlanmasındaki uzun ara yüzünden üzgün olduğumu bir kez daha belirtmek istiyorum. Beğenmeniz dileğiyle...

AYŞE KARASOY

6 Ocak 2012 Cuma

DEJA-VU; 14.BÖLÜM

14.BÖLÜM


Yarım saat sonra Fanny bileklerinin ağrıdığını hissetti ama dolapların hepsini düzenlemişlerdi. İki kızda yatağın üzerine oturup bağdaş kurdular. “Annen yine pasta yapıyor galiba.”

Sally sinirli bir hareketle başını salladı. “Pastaneyi su basmış, doğal olarak kısa süreliğine işini eve taşıdı.”

“Anladım,” dedi Fanny. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyordu

Sally durumu fark etti. “Ne?”

“Elena kapıyı bana açtığında yüzüme bile bakmadan inanılmaz bir hızla mutfağa koşturdu da, o görüntü geldi aklıma.”

Sally inledi. Ardından garip bir kıkırtı çıktı dudaklarından. “Bu ara yoğun, bazen sabaha kadar uyumuyor.”

Fanny başıyla onayladı. Arada oluşan kısa sessizlikte genç kız, arkadaşına Madam’la babasının durumlarından bahsetmeyi düşündü ama sonra vazgeçti. Henüz hiçbir şey net değildi.

“Ben gideyim,” dedi ayaklanarak. Sally’de onunla beraber ayaklarını yataktan sarkıttı.

“Neden? Bu günün tatil değil mi?”

“Evet, ama Holding’e uğramalıyım.”

Sally onayladı, birbirleriyle vedalaşıp ayrıldılar. Fanny arabasına atladığı gibi Holding’in yolunu tuttu...

Hayatta ki her şeyin birileriyle paylaşılması gerektiğini düşünmüyordu Fanny. Bazen insan bildiklerini kendine saklamalıydı. Fakat yinede Tyler vakasını arkadaşına anlatması gerektiğini düşünmüştü… Pişman değildi değil mi?  Hayır. Sally, Tyler’ı –eğer- görürse Fanny’e laf çarpıtmadığı sürece sorun olmayacaktı…

Her zamanki gibi bin bir düşüncenin döndüğü karmaşık zihniyle aracını Holding’in önünde bekleyen görevliye bıraktı.

Babasının odasına çıkarken yolda gördüklerine selam verdi. Kısa sürede Alvin’in karşısındaydı.

“Hoş geldin,” dedi adam kızını görmenin verdiği mutlulukla.

Fanny babasına sarıldı. “Madam’la konuştunuz mu?” diye sordu sonra hemen.

Alvin sandalyesine kuruldu, kızının da karşısına oturmasını bekledi. “İki üç gündür kısa kısa sohbetler ediyorduk zaten, bu gün biraz daha ilerlettim durumu.”

Fanny gülümsedi. “Bu harika!”

Alvin “Öyle,” dedi.

Babasını uzun zamandır bu kadar enerjik görmemişti kız. “Ben Alanis’in yanına uğrayayım,” dedi.

Babası tamam der gibi başını salladı. Sonra masasının üzerindeki dosyalarla ilgilenmeye başladı.

Fanny Madam’ın odasının kapısını tıklattı. Ardından kapıyı açıp ortalarda görünmeyen Madam’a bakındı.

“Kimsiniz?” diyen bir ses duydu odanın duvarla ayrılmış küçük bölmesinden. Fanny ses yapmadan o yöne ilerledi. Madam mankenin önünde diz çökmüş muhteşem bir elbisenin eteklerini iğneliyordu. Genç kız ellerini göğsünde birleştirip duvara yaslandı.

Elbise mavinin değişik bir tonuna sahipti. Renginin gözlerine benzediğini fark etti Fanny. Kuyruğunun biraz daha uzun olduğu ve ince tüllerin elbiseyi kucakladığı yerler çok zarif duruyordu. Üst kısmı değişik renklerde taşlarla süslenmişti.

Genç kız boğazını temizledi. Madam hızla doğrulup yüzünü ona döndü. “Muhteşem görünüyor,” dedi Fanny. 
Yüzünde ciddi bir ifade vardı ama beğenisini gözlerindeki ışıltı ifade ediyordu.

Alanis bıkkın bir şekilde güldü. “Sizin şimdi görmemeniz gerekiyordu elbiseyi. Akşam evde gösterecektim.”

Fanny omzunu silkti. “Fark etmez. Birkaç saat önce görmüş oldum.”

Madam başıyla onayladı sonra elbiseye büyük bir hayranlıkla baktı. “Beğendiniz mi gerçekten?”

“Beğenmek kelimesi az kalır,” dedi Fanny. Yaslandığı duvardan ayrılıp elbiseye daha yakından baktı. “Bu kadar kısa sürede bu elbiseyi tamamlamış olman bir mucize.”

“Ah, teşekkür ederim. Çok zorlanmadım.”

Fanny araştıran gözlerini Madam’a dikti. “Seni bu işe başlatmakla hatamı ettim acaba diye düşünmeden edemiyorum. Kendini yormaman gerekiyordu. Herhangi bir elbiseyi satın alabilirdik.”

Madam Alanis küçük bir çocuk gibi kaşlarını çattı. “Kendimi yormuyorum Bayan Fanny. Çalışmaktan mutluluk duyuyorum. Hayatım boyunca boş oturduğum bir günüm bile geçmedi.”

“Ve sen bundan şikâyetçi değilsin?”

“Kesinlikle değilim.”

Fanny derin bir nefes alıp onayladı, Madam’ı anlıyordu.

“Tamam öyleyse,” dedi. Alanis’in aydınlanan yüzüne gülümsedi. “Ben çıkıyorum, otele uğrayacağım. Sen yine babamla dönersin eve.”

Madam gözlerini kaçırdı. “Tabii…”

Fanny ciddi durmakta zorlandığı için daha fazla orada duramadı. Tanrım… Aşk insana neler yaptırıyordu. Daima kontrollü olan Madam, bir anda yeni yetme genç kızlara dönüşebiliyordu.

Fanny bunu hem komik hem de acınası bir durum olarak görüyordu. Kendisi Jimmy’leyken böyle değildi. Aslında ilişkilerinde Jimmy çocuksu, Fanny ise daha olgun olandı. Her ne kadar Jimmy kızdan büyük olsa da...

Fanny, Jimmy aklına gelince şaşırdı. Onu ne zamandır ilk kez bu kadar uzun aralıklarla anımsıyordu. Bu korkunç bir durumdu! Hayır, bu tehlikeli bir durumdu.

Fanny yeni bir ilişkiye başlamamak için Jimmy’nin hatırasını sürekli aklında canlı tutuyordu. Zaman geçtikçe acısı kabuk bağlamış ama asla kapanmamıştı. Yıllar sonra birdenbire kalbinin iyileşme imkânı yoktu öyle değil mi? Hayır, hayır. Bu olamazdı. Olmamalıydı

******
Tyler dolabının önünde dikilirken somurtuyordu. Yarınki otel açılışına davet edildiğinde şaşırmıştı. Alvin’in numarasını ekranda gördüğünde aklına gelen ilk kişi Fanny’di. Ama bu davetten genç kızın haberinin olmadığını biliyordu.

Özel bir davette takım elbise giyilirdi. Fakat genç adamın bir tane bile takım elbisesi yoktu. O tarz kıyafetlerinin bir kısmını Paris’teki evinde bırakmıştı. Nede olsa Amerika’ya temelli dönmediğini düşünüyordu.

İlk iş olarak alışverişe çıkmalı ve Eric’e de daveti haber vermeliydi. Alvin yanında misafir getirebileceğini söylemişti. Adamın kız arkadaşını kastettiğini biliyordu ama olmadığı için Eric’le idare edeceklerdi.

Tyler seri hareketlerle giyinip Brenda’ya haber vererek evden ayrıldı. Alışveriş yaparken Eric’i de yanına alsa iyi olacaktı. Arkadaşını arayarak kısa sürede evine geleceğini bildirdi.

“İşim var,” dedi Eric. Sesi sinirli çıkıyordu.

“Bir sorun mu var?”

“Buraya gelirken izin almıştım iş yerinden ama büyük bir haber için beni geri çağırıyorlar.”

Tyler elinde olmadan bağırdı. “Daha yeni başladın iznini kullanmaya, sen olmadan idare edemezler mi?”

Eric telefonun ucundan uzun ve yorgun bir soluk aldı. “Bizim işler öyle yürümüyor dostum. Eğer büyük bir haber varsa orada olmam lazım.”

“Artık sokaklarda haber peşlerinde koşturmadığını sanıyordum.”

“Koşturmuyorum ama masa başında çalışmam eskisi kadar yoğun çalışmadığım anlamına gelmiyor. Bazı işlerde tecrübeli çalışanları arıyorlar.”

“Ne zaman gideceksin?” diye sordu Tyler. Bir yandan da arabanın hızını kesiyordu.

“İki gün sonra.”

“Tamam, öyleyse benimle yarınki davete gelebilirsin.”

“Ne daveti?”

“Bugün Alvin aradı beni. Büyük bir otelin açılışı yapılacakmış yarın. Sanırım otelin mimarları arasında Fanny’de var.”

Eric tuhaf bir ses çıkardı. “Şu kızı merak ediyorum doğrusu.”

“Verdiğin sözü unutma!” diye hatırlattı Tyler.

Eric kahkaha attı. “Buraya gelince konuşmaya devam ederiz. Öteki hattan biri arıyor.”

“Tamam. Görüşürüz birazdan.”

Tyler telefonu kapattıktan sonra homurdandı. Eric’e kızlarla buluştukları gün Fanny’den bahsetmişti. Elbette peşinen arkadaşından söz almıştı, alay konusu olmamak için.

Kızdan, arkadaşının düşündüğü şekilde hoşlanmıyordu, bunu Eric’in kafasına sokması biraz zor olmuştu. Ama şimdilik acil bir durum yoktu. Yarınki davette arkadaşının bir gaf yapmamasını ya da gereksiz sohbetlere girmemesini umuyordu Fanny’le. Ne olur ne olmaz diye önceden tembihlemeliydi belki de Eric’i...

Tyler Eric’in evine geldiğinde aracı durdurup kapının ziline bastı. Koşar adımlarla kapıyı açan Eric parmağını dudaklarına götürüp sus işareti yaptı. Elinde iş telefonu vardı. Muhtemelen patronuyla görüşme yapıyordu.

Tyler içeri girip Eric’in arkasından salona yürüdü. Etrafa yayılan kâğıt parçalarını ve dizüstü bilgisayara takılmış kabloları görünce gülümsedi. Eric kendini yine işine kaptırmıştı.

“Peki efendim,” dedi Eric. Sonra hızla telefonu kapatarak kendini koltuğa attı.

Gözlerini kapatıp başını koltuğun arkasına yasladı. “Yarın akşama kadar iznim var,” diye mırıldandı. “Onu da zar zor alabildim. Patrona kalsa hemen şimdi beni yanında görmek istiyor.”

Tyler’da arkadaşının yanına oturdu. “Bu kadar önemli olan haber ne?”

“Bir röportaj, önemli bir röportaj.”

Tyler kendi işinin patronu olduğu için sevinirdi hep. Babasından kalan mirası mantıklı bir yatırıma dönüştürmüş ve eline kesintisiz para geçmesini sağlamıştı. Hem de her geçen gün durumu daha iyiye gidiyordu.

“Emir altında çalışmak zor olmalı,” diye mırıldandı.

Eric doğruldu. Yüzündeki yorgun ifadeden uzun zamandır çalıştığı anlaşılıyordu. “İşimi seviyorum,” diye mırıldandı. Bir süre gözlerini etrafa saçılmış kâğıt parçalarına dikti. “Yinede sana imrendiğim zamanlar olmuyor değil.”

Tyler omzunu silkti. “Belki de gazeteciliği bırakmanın zamanı gelmiştir.” Arkadaşı gözlerini dikip ona delirmiş gibi bakınca genç adam ellerini havaya kaldırdı. “Hey! Sadece yardımcı olmaya çalışıyorum.”

Eric dizlerinin üzerine çöküp yerdeki kâğıt parçalarını bir araya getirmeye başladı. “Biliyorum. Bu arada sen neden gelmiştin?”

“Alışverişe çıkmamız gerek. Smokin gibi bir şeye ihtiyacım var.”

Eric sırıttı. “Yarınki açılış için mi?”

“Tabii ki,” diye homurdandı Tyler. “Başka ne için olabilir ki?”

“Aklıma bir şey geliyor,” diye mırıldandı arkadaşı.

Genç adam içini çekti. “Daha fazla konuşmadan yola çıkalım, seni arabada bekliyorum.”

Ardından Eric’in bir şey söylemesine fırsat bırakmadan evden çıkıp aracına bindi. Torpidodan bir müzik CD’si çıkarıp taktı. Müziğin sesini uygun bir tona getirerek arkasına yaslandı. Ayağıyla tempo tutmaya başlamışken Eric’in evden çıktığını gördü.

Arkadaşı yan koltukta yerini aldığında gaza bastı. “Sadece takım elbisemi alacaksın?” diye mırıldandı Eric biraz yol aldıktan sonra.

“Bilmiyorum,” dedi genç adam. “Duruma göre bakarız.”

“Papyon takacak mısın?”

Tyler kısa süre gözlerini arkadaşına dikti. “Senin derdin ne?”

“Soru sormak benim hayatımın bir parçası,” diye yanıtladı Eric. “Hem ne aradığımızı bilirsek bulmamız daha kolay olur.

Beğenmeniz dileğiyle...

AYŞE KARASOY