3 Temmuz 2016 Pazar

Pinokyo'nun Rüyası ve Gitme...

Güzel arkadaşım Selvi'nin diğer muhteşem romanları; PİNOKYO'NUN RÜYASI ve GİTME...

Okumanızı yürekten tavsiye ediyorum...





SEN! BİR SELVİ ATICI ROMANI...





    Yine bir Selvi Atıcı romanı, yine harika kurgu ve karakterlerin birleşimi; SEN...

    Süheyla; "SEN" romanının başrol bayan kahramanı. Canından çok sevdiği kardeşinin çelişkili ölümüyle sarsılmış ve zihnini kemiren bu bulmacayı çözmek için ant içmiş, bu uğurda her türlü tehlikeye atılmaktan çekinmemiş bir kadın o. 

    Bir gün hayat Süheyla'ya güzel bir sürpriz yapıyor ve Demir'le kaderlerini birleştiriyor. İki karakterde aralarındaki çekimle mücadele etmeye çalışsalarda sonunda aşk kazanıyor ve Süheyla acı bulmacasını Demir'le birlikte çözüyor. 

    Selvi yine okuyucuyu içine çeken, sürükleyici, muhteşem bir romana daha imza attı. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim...  ,

DEJA-VU; 39.BÖLÜM

          Kulakları uğulduyordu… Zihni her zamankinden daha yavaş çalışıyor, sıkça övündüğü hızlı anlama yetisi, en çok ihtiyaç duyduğu anda onu terk etmiş gibi görünüyordu. Genç adamın gözlerinin yeşil derinliklerinde boğulurken, kurtulmak, aklına gelen en son düşünce bile değildi. Aksine, daha da dibe dalmak, tutuklusu olduğu bu bakışlarda kaybolmak istiyordu. Saniyeler geçtikçe beklentiler artıyordu. Bir şeyler söylemesi gerektiğinin farkındaydı. Eğer boğazına pusu kuran yoğun duyguları yutkunabilseydi bunu yapacaktı. Gözlerinin önünden sevdiklerini kaybettiği günler ve o günlerin ruhunda bıraktığı derin yaraların acılarından kıvrandığı anlar geçti. Uykusuzluktan bilincini yitirdiği zamanlar, aldığı ilaçların zihnini uyuşturması ama acılarına çare olamayışı geçti. Boşluğa diktiği gözlerini uyuyabilmek için kırpamadığı anları hatırladı. Ayakları içgüdüsel olarak geriye doğru hareketlendi. Yeşil gözlerdeki çırpınışı şiddetlendi. Tüm duyuları kaçmak için hareketlendi ancak genç adamın tek bir sözü, güneş misali içindeki fırtınanın üzerine doğuverdi.

     “Gitme…”

  Boğazından bir hıçkırık koptu. Engelleyemediği bir dışa vurum, büyük bir titizlikle sakladığı duygularına aralanan kapının habercisiydi bu hıçkırık. Çoktandır bu anı bekliyormuş gibi hazırda bekleyen duygu istilasını engellemek için, elini ağzına kapattı. 

    Eğer Tyler onu kollarının arasına almasaydı, kontrolünü yeniden kazanabilirdi. En azından kız, öyle düşünmek istiyordu. Adamın erkeksi kokusunu içine çekerken burnunu ceketinin yakasına gömdü. Omuzlarını sarsan hıçkırıklar, genç adamın sıkı tutuşu sayesinde onu yere yıkamıyordu. Ağladı. Geçmiş için, hayat, masum kalbini erkenden yaşlandırdığı için ağladı. Kaybettiği ve bir daha geri kazanamayacağından korktuğu hayalleri için ağladı. Şu anda kollarında olduğu adama karşı hissettiği derin hislerden kaçmak ve tam aksine, onu hiç bırakmamak arasında bocalamaktan yorulduğu için ağladı. Belki de hep ermek istediği kurtuluşa yakılan bir ışık gördüğü için, karanlıktan kurtulduğu için, ışığın şifa verici nuruyla yıkandığı için ağladı. Her şey için, dakikalarca, hiç susmayacakmış gibi ağladı... 

      Tüm bu süre zarfında, sırtını sıvazlayan ve sessizliğiyle onu sarmalayan adama sıkıca sarıldı. Aydınlık hep böylesine gösterişli miydi, yoksa kız, uzun süre karanlıkta yaşadığı için mi gözleri böylesine kamaşmıştı? Artık önemi yoktu, nedeni ne olursa olsun, hayatın renklerini, boğucu hiçliğe tercih ederdi…

    Tyler, kollarında tuttuğu hazineyi kaybetmekten ölesiye korkuyordu. Kızın, ağlamaya ihtiyacı olduğunun farkındaydı. Acı hıçkırıkları yüreğini dağlasa da, onu saran kollarını bir an bile gevşetmedi. Bekledi. Onu, ilk gördüğü andan bu güne dek hep beklemişti. Belki de hayatı boyunca beklediğiydi kollarının arasında ki mucize. Farkında olmadan aradığıydı… Gelecek, şu an, yağmur sonrası pencerelere konuk olan buğu misali belirsiz ve kırılgan olsa da, genç adamın emin olduğu tek bir şey vardı; Fanny, beklemeye değerdi…


    “Aman Tanrım, ben…”

“Şşş… İstediğin kadar ağlayabilirsin.”

Genç kız, adamın sesindeki rahatlatıcı tınıdan mest oldu. Kendini onun kollarına bırakmak, yaşamın hiçbir yükünü omuzlamadan umarsız tavırlarda bulunmak, hayat yolunda onunla beraber ilerlemek ne kadar da kolay ve muazzam görünüyordu. Başını gömdüğü güvenli limandan ayırdı, yukarı doğru, genç adamın gözlerinin içine baktı. Henüz ondan uzaklaşmaya hazır değildi.

Bakışlarını cesaretle karşılayan Tyler’ın dudaklarında çapkın ve çocuksu bir gülümseme belirdi. Bu, dayanılmaz bir birleşimdi. “Burnun kızarmış,” dedi keyifle.

Fanny kıkırdadı. Onca gözyaşından sonra gülebildiğine inanamıyordu. Şu anda zamanı durdurabilmeyi her şeyden çok isterdi. Geçmişten ve gelecekten soyutlanarak, kendilerine ait bir zaman kozasının içinde, bu adamla birlikte yaşayabilirdi, hatta daha ileri gidip, onunla birlikte yaşlanabilirdi. Tabii hayat bir peri masalı olsaydı…

İstemeye istemeye ellerini ve bedenini genç adamdan uzaklaştırdı. Aklı onda takılı kalsa da fiziken aralarına mesafe koymak, sağlıklı düşünme yetisini yeniden kazanması için gerekliydi. Genç adamın yüzünde oluşan ifadeden kendisiyle aynı düşünceleri paylaşmadığını anlayabiliyordu. İçinden yükselen sevinç dalgasını hoyratça bastırdı.

“Be… ben ne diyeceğimi bilemiyorum.” Ah! Ne aptalca bir yanıttı. Tyler’ın gözlerindeki bakış, şimdi temkinli bir hale bürünmüştü. Yüzündeyse gülümser hiçbir ifade kalmamıştı. 

“Anlıyorum,” dedi adam. Yanağında atan damar dışında gayet sakin görünüyordu.

“Hayır, anlamıyorsun. Ben… Çok ani oldu, beklemiyordum.” Fanny konuştukça Tyler uzaklaşıyordu sanki. Genç kız çaresizce doğru kelimeleri bulmaya çalıştı. Böyle bir durumda ne söylenirdi ki? Eğer duygular karşılıklıysa, söylenecek söz belliydi aslında. Ben de seni seviyorum… Lanet olası bazı kelimelerin bu kadar büyük bir güce sahip olması espri anlayışı olmayan insanlara bir ders niteliğindeydi adeta. Hayat, geleceğimizi bazen iki üç kelimenin, bazen de tek bir suskunluğun ellerine bırakacak kadar güvenilmezdi. Peki, Fanny, bir kez olsun körü körüne güvenmeyi deneyebilir miydi? Hayata ve karşısında tüm gerçekliğiyle dikilen bu adama. 

27 yaşındaydı. Hiç âşık olmamıştı. Hayatı yarım yamalak yaşamış sayılırdı. Şimdi Tyler’a karşı hissettiklerini yok sayar ya da reddederse ilk başta kendisi, benliğini affedemezdi. Bu kafa karışıklığına bir son vermeliydi. Hem de en doğru biçimde.

“Ağırdan alsak olmaz mı?” En iyi soru değildi belki ama en azından güven yolunda atılan bir adımdı.

“Ne demek istiyorsun?”

“Yani, önce birbirimizi daha iyi tanımaya çalışsak.”

“Çıkmak gibi mi?”

Fanny gülümsedi. “Evet. Çıkmak gibi.”

“Fanny…” Genç adam duraksadı. Aldığı derin solukla omuzları yorgunca inip kalktı. “Belki de bu konuşmayı unutmalısın. Seni zorlamak istemiyorum. Duygularımın incineceğini düşünerek benimle bir ilişkiye başlayamazsın.”

“Biliyor musun? Her seferinde beni sinirlendirecek bir şeyler söylemeyi başarıyorsun!”

     “Öyle mi?”

   “Evet. Sadece çıkma teklifimi kabul edemez misin?”

  Tyler gülümsedi. “Teknik olarak, bunu benim teklif ettiğimi sanıyordum.”

   “Hayır. Ben teklif ediyorum. Benimle çıkar mısın?”

   “Pekâlâ, güzel kadın. Çıkma teklifini kabul ediyorum.”

   “Gördün mü? O kadar da zor değilmiş.”

Genç adam gülümsedi. Aralarında derin ve anlamlı bir sessizlik oluştu. “Artık seni her istediğimde öpebilirim, biliyorsun değil mi?”

Fanny’nin boğazından hıçkırıkla karışık bir kahkaha çıktı. “Sen öyle san!”

“Öyle sanıyorum.” Tyler, ardından tam da az önce söylediğini yapmaya koyuldu. Fanny ise dudakları işgal altındayken, dile döktüğü kadar isteksiz değildi. Aksine, her hangi bir reddediş belirtisi göstermeden genç adama karışılık verdi. 

Ay ışığı iki gencin tepelerinde mucizevî huzmeler oluştururken ve yeryüzünün kulak tırmalayan gürültüsünden uzakta, doğanın eşsiz şarkılarıyla mest olurlarken, kalpleri de dudaklarıyla beraber birbirine bağlandı. Kader, bir kez daha ağlarını ördü, yeni bir aşk hikâyesi tüm mistik güzelliği ve zorluklarıyla beraber iki kalbe de yerleşti. Sonsuzluğun tekinsiz ve güzel sokaklarına mutlulukla, ilk adımlarını attılar…

******


Parmaklarını yıpranmış fotoğrafın yüzeyinde gezdirdi. Samimiyetle gülümseyen yüzün üzerine geldiğinde, eli hareket etmeyi bıraktı. Dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Boğazından güçlü bir kahkaha çıktı. Artık onu takdir edecek birisi vardı. Planladıklarını hayata geçirmek için daha fazla beklemesine gerek yoktu. Yeniden sahneye çıkacak, oyununu büyük bir başarıyla icra edecekti. Yetenekleri ayakta alkışlanacaktı. O, en önde kendisini izliyor olacaktı. Artık yalnız değildi, değildi… 

Bir kahkaha daha attı. Tiz ses, boş odada dolandıktan sonra kulaklarında hoş bir Arya gibi çınladı. Bir anda ayağa fırlayıp deli gibi dönmeye başladı. Ellerini havaya kaldırarak haykırdı.

 “Perde açılsın!” 


******


“Artık dönmeliyim. Bizimkiler meraktan delirmiş olmalılar.”

Tyler, başı omzunda dayalı duran kızın mırıltısıyla gözlerini açınca, binlerce yıldız, onay verir gibi genç adama göz kırptı. Saatlerdir konuşuyorlardı. Bir noktadan sonra ayakta durmaktan yorulmuş ve genç adamın ceketinin üzerine, yere uzanmışlardı. Havanın serin olmaması şanslarınaydı. Yoksa Fanny üzerinde ki ince kıyafet yüzünden donma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirdi. 

Genç adam, başının altındaki kolunu çekip saate baktı. Tek kolu, yanındaki güzelliğe sarılı haldeydi. Saat gece yarısı 2’yi biraz geçiyordu. “Sanırım haklısın,” diye fısıldadı. “Ancak seni bırakmaya henüz hazır değilim. Yarım saat daha kalalım. Sonra döneriz.” 

“Pekâlâ, sadece yarım saat ama.”

Tyler gülümsedi. “Patronluk taslamayı seviyorsun değil mi?”

Genç kız, dirseğini büyük bir başarıyla genç adamın boşluğuna sapladı. Tyler inledi. Fanny başını omzundan kaldırmış ışıldayan gözlerle kendisine bakıyordu. “Siz erkeklerin biz kadınlar hakkında yanlış bildiği bir sürü bilgi var.”

Tyler meraklanmıştı. “Beni aydınlatacağını umuyorum.”

“Elbette, bunu büyük bir memnuniyetle yapacağım.” Tyler, Fanny’nin yüzüne musallat olan saçları büyük bir özenle kulağının arkasına sıkıştırdı. Genç kız gülümsedi. Avuçlarını Tyler’ın göğsüne yasladığı için kalp atışlarının hızlandığını fark etmiş olmalıydı. Genç adam beklemeye devam etti, Fanny söze başladığında kelimeler dudaklarının arasından melodik bir tınıda çıkıyordu. “Biz kadınlar,” dedi bilmiş bir edayla. “İlişkilerde otorite kuran taraf olmak istemeyiz.”

Genç adam, Fanny konuştukça daha da keyifleniyordu. “Gerçekten mi?” diye sordu. 

Fanny gözlerini devirdi. “Elbette. Bir kere bu yaradılışımıza aykırı. Her neyse seni böyle bilgilerle sıkmak istemiyorum. Demek istediğim; bir ilişkide kadınla erkeğin nerede durmaları gerektiğini bilmeleri ve buna uygun davranmaları şarttır!”

“Ups! Öyleyse benim şimdi sana, canım her na halt çekiyorsa onu yapacağımı söylemem ve seni şu anda eve göndermek istemediğim için, dizlerini kırıp yanımda kalmanı sağlamam en doğrusu olacak sanırım.”

“Ve kadınla erkeğin anlama kapasitelerindeki farkı, bir kere daha, çok net bir biçimde ortaya koyduğunuz için teşekkürler bayım!”

 “Rica ederim hanımefendi.”

“Tyler!”

“Canım?”

“Bilerek mi hödüklük yapıyorsun?”

“Genelde evet.”

Fanny kıkırdadı. Tyler, şu an kendini, yaşamı boyunca hiç olmadığı kadar mutlu ve hayat dolu hissediyordu. Evet, Fanny’den tam olarak sevgisinin karşılığını alamamış olabilirdi, ancak ikisi de çoktan birbirlerine doğru yol almaya başlamışlardı. Genç adam, şimdilik bu ufak adımlarla yetinecekti. Sonrası içinse tek ümidi, Fanny’nin de onu sevmesi olabilirdi, aksi olduğu takdirde Tyler kalbinin bu hüznü kaldırabileceğini sanmıyordu... 



Gece, tüm sessizliğiyle, yerde birlikte yatan çifti sarmalamıştı. Tyler, hafif bir titremeyle gözlerini araladı. Bir süre şaşkınlıkla başının üzerinde salınan karaağaçın yapraklarına baktı. Yanıbaşından derin bir soluk sesi gelince başını biraz çevirdi. Fanny? “Ah! Lanet olsun!” Sessizce küfretti. Uyuyakalmış olmalıydılar. Kolunu kaldırıp saate baktı. 4.30, Fanny, bu durumdan hiç memnun olmayacaktı. Usulca doğrularak Fanny’e sarılı olan kolunu dikkatlice geri çekti. Bir süre, ay ışığının nuruyla yıkanan kızın yüzünü inceledi. Şu anda göremese de eşsiz bir mavilikte olduğunu bildiği gözler, kusursuz bir burun, dolgun dudaklar ve biçimli, küçük bir çene… Tam bir mükemmeliyet portresiydi. Ancak dış görünüşü böylesine çarpıcı olmasaydı da, Tyler yine onu severdi. Genç adam, artık, kadınları sadece dış görünüşleriyle değerlendirdiği günleri geride bırakmıştı. Fanny’nin konuşması, bakışları, bazen susuşu ve daha bir sürü şahane özelliğiydi Tyler’ı büyüleyen. Tabii, bunların yanında, güzelliği, Tanrı’nın ona bahşettiği bir başka armağandı.

Kızın ürperdiğini hissedince “Fanny?” diye fısıldadı. Önce kaşlarını çatan kız ardından homurdanarak gözlerini araladı. “Beni rahat bırak Marco! Tam da harika bir rüya görüyorken…”

Tyler’ın içini bir umut dalgası kapladı. Fanny, onun, harika bir rüya olduğunu düşünüyordu! “Uyan Fanny,” dedi bir kez daha. Genç kız bu defa gözlerini tamamen açtı. Şimdi çok daha bilinçli görünüyordu. “Tyler? Ama sen…”

“Evet benim. Artık gitmemiz gerek.”

“Ah! Sakın bana uyuyakaldığımızı söyleme.” Kız hızla yerinde doğruldu. Tyler ayağa kalktıktan sonra elini uzatıp Fanny’nin de kalkmasına yardımcı oldu. Ceketini yerden aldıktan sonra kızı arabaya yönlendirdi. Sonra çabucak kendisi de şoför koltuğuna geçti. Anahtarı kontağa takıp aracı çalıştırdı.

“Evet, uyuyakalmışız.” Nihayet kızı yanıtlayabilmişti. Motor biraz ısınınca geri geri ormanlık yoldan çıktı. Ana yola ulaşana kadar ikisi de tek kelime etmediler. Genç adam kızın paniğini hissedebiliyordu. “Endişelenme,” diye fısıldadı. “Gerekirse babanla ben konuşurum.”

“Ona ne söyleyeceksin? Beni kaçırdığını ve sonra birlikte uyuyakaldığımızı mı?”

Tyler boğazını temizledi. “Kafedeyken oda oradaydı, yani seni kaçırdığımı biliyor olmalı. Cep telefonumda da her hangi bir aranma kaydı yok, demek ki sandığın kadar endişelenmemiş, ya da bana güveniyor.” 

Fanny omzunu silkti. “Bunu gidince öğreneceğiz.”

Tyler, büyük evin bahçesine arabayı park ettiğinde, Fanny’nin tedirgin gözlerle güvenlik görevlisine baktığını hissetti. Dişlerini sıkarak kendini sakinleşmeye zorladı. Genç kız arabadan inmeye kalktığında, ona engel olmadı, kendisi de araçtan çıkarak Fanny’nin yanına yaklaştı. Ellerini avuçlarına alarak kızı, gözlerinin içine bakmaya zorladı. “Biz yanlış bir şey yapmadık,” dedi üzerine basa basa. “Ayrıca ikimiz de yetişkiniz. Lütfen bu kadar endişelenmeyi bırakır mısın?”

“Biliyorum. Haklısın. Ben sadece onları merakta bıraktığım için üzülüyorum.”

“Öyleyse gerçekten seninle birlikte içerir girer ve kayıp olduğun tüm bu zaman zarfında, seni zorla alıkoyduğumu söylerim.”

Fanny’nin dudakları kıvrıldı. Gözlerinde yaramaz parıltılar dolaşmaya başlamıştı. “Bence bunu yapmak istemezsin,” diye fısıldadı. 

Tyler, bir adım daha atarak kıza iyice yaklaştı. Şimdi solukları birbirine karışıyordu. “Neden?” diye sordu. Kızın ani heyecanına kapılıvermişti. Aralarındaki atmosferin bu kadar sık değişime uğraması, genç adamı büyülüyordu. Fanny’le, hayatı boyunca sıkılmayacağını biliyordu. Tek dileği; kendisinin de Fanny’e yeterli gelebilmesiydi. Her açıdan.

“Babam uzun yıllar boyunca boks yaptı ve bu işte oldukça iyidir.”

Tyler sırıttı. Dudakları geriye doğru çekilince mükemmel dişleri ortaya çıktı. “Demek ki babanla ilk ortak noktamızı bulduk.”

Fanny’nin gözleri şaşkınlıkla irileşti. “Şaka yapıyorsun!” diye soludu.

“Hayır güzelim. Yapmıyorum.”

Genç kız, Tyler’dan uzaklaşarak geri geri yürümeye başladı. Başını inanamazmış gibi sağa sola sallıyordu. “Gitsen iyi olur,” diye seslendi Tyler’a. “Seni sonra ararım.”

Tyler, kızın sesindeki keyiften mest oluyordu. “Arasan iyi edersin!” diye bağırdı iyice uzaklaşan Fanny’e. “Yoksa ikinci bir kaçırma girişiminde bulunmak zorunda kalacağım.”


******


Ayakkabılarını eline alarak kapıyı yavaşça kapattı. Her yer zifiri karanlıktı. Evin belli bölgelerinde yanan gece lambaları, kızın bulunduğu yere ışık vermiyordu. Kalbinin heyecanlı çarpıntısı yüzünden nefes nefeseydi. Keşke bu heyecanı, babasına vereceği hesap yüzünden duyuyor olsaydı. Oysa Tyler’ın yanındayken kalbinin ritimlerine söz dinletemiyordu. Geçirdiği muhteşem vakitlerin analizini yapabilmesi için bir an önce kendiyle baş başa kalmalıydı. 

Asansöre girerek kapısını usulca kapattı. Büyük bir sessizlikle odasının bulunduğu koridora kısa sürede ulaştı. Marco’nun odasının önünden geçerken nefesini tuttu. Tanrım, kendini 15 yaşında ilk kez eve geç gelmiş bir genç kız gibi hissediyordu. Tyler’ı, ona bunları yaşattığı için öldürebilirdi, ya da öpebilirdi. Ah, kafası karışıktı…

Kendi odasına girdiğinde büyük bir hızla üzerindeki elbiseden kurtuldu. Işığı açtığında, kafede bırakmak zorunda kaldığı ceketinin ve çantasının çalışma masasının üzerinde olduğunu gördü. Tyler’ın onu apar topar kafeden çıkarışını hatırlayınca yanakları utançla kızardı. Banyoya yönelerek makyajını temizledi. Saçları karmakarışıktı ancak onlarla ilgilenemeyecek kadar yorgundu. Yüzünü soğuk suyla bir iki kez yıkadıktan sonra, eşofmanlarını giyip, yatmak üzere odasına döndü…  

Uyumak istiyordu. Yatağın içinde bir kez daha dönerek, elini her zaman yaptığı gibi yanağının altına sıkıştırdı. Tyler’la kısa süreliğine de olsa uyuduğu için, yorgun olmasına rağmen gözleri kapanmıyordu şimdi. Homurdandı. Sabah kalktığında, gözaltlarında kocaman morluklar olacaktı ve şimdiden ailesinin kendisiyle nasıl dalga geçeceğini biliyordu.
Seni seviyorum… Bu sözler sürekli beyninin içinde dönüyor ve kalbine yolladıkları ısıyla, kızın yatakta sağa sola dönmesine neden oluyorlardı. Fanny, genç adamın kollarında hissettiği sıcaklığı tekrar tadabilmek için yanında duran yastığı kucağına alıp sıkıca sarıldı. Ne yazık ki aynı duyguları hissedememişti. Ah, çok garipti. Her hissi, her düşüncesi kıza şaşkınlık veriyordu. Karmakarışıktı. Âşk dedikleri, böyle bir şey miydi? Ama o âşık değil di ki…

Artık daha yüksek sesle homurdanıyordu. Saatlerce yatağın içinde dönüp durduktan sonra, sabaha karşı bilincini yitirdi ve uykuya daldı. Hala, kucağına aldığı yastığa sarılı haldeydi…



UZUN bir aranın ardından yeni bölümle sizlerleyim... Keyifli okumalar...

14 Temmuz 2015 Salı

DEJA-VU; 38. BÖLÜM

Genç adam, arabasının kapısını kapattı. Meraklı gözlerle etrafı süzerken, gömleğinin yakasını elleriyle kontrol etti. Hafif bir müzik kulağına çalınıyor, gecenin karanlığına inat, iki tarafa yerleştirilen led ışıkları, küçük kaldırım taşlarını aydınlatıyordu. Adam, uzun adımlarla şık bir yol oluşturan aydınlığı takip etti. Adımları hızlandıkça karşısındaki yapı netleşiyor, kalabalığın oluşturduğu uğultu daha anlamlı kelimelere bürünüyordu. Kapıya yaklaşınca derin bir soluk aldı. Her şey yolunda gidecekti, buna yürekten inanmasaydı eğer, şu anda burada olmazdı. Kapıyı itikleyerek açtı, içeri birisinin girdiğinin habercisi olan tepesindeki çanın çaldığını, kendisinden başka duyan olmadı. Şık giyimli insanlar, o sırada çok daha ilgi çekici görünen yemek masalarına odaklanmışlardı. Etrafta zarifçe koşturan garson kızların telaşı, arada tabaklara çarpan çatal bıçak seslerine karışıyordu.

Genç adam usulca kalabalığa yaklaştı. Tanıdık bir yüz görme umuduyla bakışlarını kafenin içinde gezdirdi, o sırada mor bir elbisenin uçuşan eteği gözüne takıldı. Bu, saniyelik bir görüntüydü ancak, Tyler, aradığını bulmuştu. Bütün dikkatini mor elbiseye vererek kafenin köşesindeki küçük kapıya ulaştı. Burası servis mutfağı olmalıydı. Genç adam kapı aniden açılınca biraz gerilemek zorunda kaldı. Garson kız elindeki servis tepsisiyle kala kalmıştı. “Lavaboyu mu arıyordunuz efendim?”

“Hayır,” dedi Tyler. “Mor elbiseli bir kadını arıyorum.”

Genç kızın yanakları kızardı, gözleri usulca hala açık duran kapıdan içeri kaydı. “Aradığınız kişi, Bayan Fanny mi?”

“Ta kendisi. Bakışlarınızdan onun içeride olduğu sonucunu çıkardım. Yanılmıyorum değil mi?”

“Ha… hayır efendim. Yanılmıyorsunuz. Kendisi içeride.”

Tyler, kızın kenara çekilmesinin hemen akabinde hızla içeri süzüldü. Tezgâhın başında tabakları süslemekte olan çalışanların şaşkın bakışları arasında mutfağın sessiz, karanlık köşelerine doğru ilerledi ve sonunda onu gördü. Uzun dalgalı saçları asi bir nehir gibi omuzlarından aşağı dökülüyor, dudaklarında ki kırmızı ruj, loş ışıkta kışkırtıcı derecede cazip görünüyordu. Elbisesinin uzun etekleri bacaklarını köpüklü dalgalar misali sarmalamıştı. Karşısındaki kıza alçak sesle bir şeyler mırıldanıyor, aynı zamanda da tüm içtenliğiyle gülümsüyordu. Tyler, boğazına yapışıp kalan yumruyu yutkunarak gidermeye çalıştı. Tanrım, bu kıza hissettiği duygular daha ne kadar derinleşebilirdi?

Genç kız, bakışlarını aniden genç adamın gözlerine dikince, Tyler bu konuda daha fazla düşünmek zorunda kalmadı. Fanny’nin dudakları önce şaşkınlıkla aralandı ardından saklayamadığı bir keyifle hafifçe büzüldü. Konuştuğu kızıl saçlı kızla kısaca vedalaşıp ağır adımlarla genç adama yaklaştı.

“Burada ne arıyorsun?”

“Seni.”

“Beni mi? Beni neden arıyorsun?”

Genç adam bir iki adımda kızla arasındaki dayanılmaz bulduğu mesafeyi kapattı. Genç kızın eline sıkıca yapışarak geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Fanny’nin parmakları kendi avcunun içinde küçücük kalmıştı. Ancak kız, ufak tefekliğinden beklenmeyecek biçimde kuvvetliydi. Genç adamın mengene misali kavradığı parmaklarını geri çekmeye çalışırken, topuklu ayakkabıların üzerinde, yürümekle koşmak arasında bir hızla ilerlemeye çabalıyordu.

“Ne yaptığını sanıyorsun?” Kızın tıslaması öfke ve heyecan doluydu.

Genç adam kısık sesle güldü. “Seni kaçırıyorum.”

“Bence sen beni değil aklını kaçırıyorsun. Hemen bırak elimi!”

“Üzgünüm ama bu artık mümkün değil.”

İkili, kalabalığın arasına büyük bir telaşla daldığında ortamdaki uğultu aniden kesildi. Herkes, pür dikkat önlerinden geçen absürt çifte odaklanmıştı. Genç kız, insanların bakışlarını görünce rahatsız olmuştu anlaşılan, çünkü artık Tyler’ın elinden kurtulmak yerine onu sıkı sıkıya kavrıyordu. Genç adam, kızın korkusundan korkunç bir bencillikle beslendiğini hissetti. Tutuşunu daha da sıkılaştırarak Fanny’i kafenin kapısından dışarı sürükledi.

“Tyler!”

“Canım?”

Canım mı? Sen sarhoş musun? Ya da daha kötüsü, beni biriyle mi karıştırıyorsun?”

Genç adam, yeniden derinden gelen bir sesle güldü. Kızı arabasının yanına çekerek kapıyı açtı. Fanny’nin itirazlarına kulaklarını tamamen tıkayarak onu arabanın ön koltuğuna doğru adeta fırlattı. Genç kız oturduğu yerde toparlanmaya ve elbisesinin dekoltesini kapatmaya çalışıyordu. Tyler, ıslıkla keyifli bir İskoç ezgisi tuttururken şoför mahaline geçti.

Fanny’den yayılan buram buram öfke ve egzotik parfüm kokusu burnuna doldu ve tüm duyularını harekete geçirdi. Genç adam arabanın içindeki aydınlatmanın düğmesine bastıktan sonra yanındaki güzelliğe döndü.

“Merhaba.”

Genç kızın dolgun dudakları açıldı, ardından yavaşça kapandı. Ne diyeceğini bilemiyormuş gibi görünüyordu. Tabii çok kızgın olduğu için, dili tutulmuşta olabilirdi, genç adam ikinci olasılığı büyük bir keyifle zihninden kapı dışarı etti.

Bir kez daha denedi. Kızdan ufakta olsa bir tepki almak için çıldırıyordu. “Büyüleyici görünüyorsun.”

Sözleri baruta çakılan bir kibritten farksızdı. İçten içe bunun bilincinde olsa da, genç kızın dudaklarının arasından kayıp gelen küfre zihnen kendini hazırlaması mümkün değildi…

Arabanın içini saran mutlak sessizlik, genç adamın boğazını bir iki kez temizlemesiyle bozuldu. “Evet… Ihm, sanırım bu sözleri hak ettiğimi düşündün.”

Fanny’nin hiddeti bir nebze sönmüş gibi görünüyordu. Aslında genç kız düpedüz utanmıştı. Kucağında sıkıca birbirine kenetlediği için eklem yerlerinde beyazlıklar oluşan parmakları, onu fena halde ele veriyordu.

Tyler’ın dudakları istem dışı kıvrıldı. “Bu, seni biraz olsun rahatlattıysa eğer, yolumuza devam edelim.” Genç kızdan ses çıkmadı. Tyler kızın utangaç sessizliğini diğer özellikleri gibi dayanılmaz derecede çekici buldu. Dayanılmaz derecede çekici mi? Ah, yakında aşk şiirleri yazmaya başlarsa eğer, hiç şaşırmayacaktı…

Genç adam, gecenin karanlığında yol alırken arabanın hızını fazla yükseltmedi. Fanny’nin yanındaki varlığının tadını çıkarırken Paris’te onu özleyerek geçirdiği saatlerin sona ermesinden dolayı, derin bir de şükran duyuyordu.

Tyler direksiyonu tutan parmaklarının terden nemlendiğini fark etti. Lanet olsun! Heyecanını dizginleyemezse eğer, gece hiçte planladığı gibi bitmeyecekti. Arabanın hızını ani bir kararla arttırdı. Fanny’nin elleri emniyet kemerinin güvenliğine sığınmak istermiş gibi hafifçe yukarı kalktı.

Tyler ıssız bir ağaç kümesine doğru aracı yönlendirdi. Bir iki metre ilerledikten sonra gizli sığınağına ulaşmıştı. Uçurumun kenarına biraz yanaşarak kontağı kapattı. Araç içi ışıkları hala açıktı ve genç adam yanında ki kızın kahverengi dalgalar halinde omuzlarından aşağı dökülen saçlarının rengine büyülenerek bakıyordu.

“Seni buraya neden getirdiğimi merak ettiğini ve çok öfkeli olduğunu biliyorum. Ancak senden ilk olarak istediğim şey açık fikirli olman. Lütfen Fanny, hemen öfkelenme ve söyleyeceklerimi düşün.” Genç kız başını kaldırdı. Gözleri her zamankinden daha büyük ve… korkmuş görünüyordu.

“Hey,” diye mırıldandı Tyler ona doğru eğilerek. “Benden korkmuyorsun değil mi? Ne oldu benim tanıdığım öfkeli kıza?”

“Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. Muhtemelen sinir komasına girmiştir!”

Tyler sırıttı. “İşte benim kızım.”

Fanny, derin bir soluk aldı. Kontrolünü yeniden kazanmaya çalışıyormuş gibi görünüyordu. Tyler beklerken endişelenmemeye çalıştı.

“Pekâlâ, “dedi kız çenesini biraz daha yukarı kaldırırken. “Seni dinliyorum Tyler.”

İşte başlıyoruz… “Önce araçtan inelim.”

Fanny, adamı şaşırtarak, sessizce itaat etti. Tyler, konuşmanın böyle sakin devam edebilmesi adına, içinden çaresizce yakardı. Arabanın ön tarafında buluştular. Ilık bir meltem yerde ki yaprakları havalandırıyor gökyüzündeki yıldızlar, yeryüzünün yapay parlaklığına inat, ulaşılmaz ve muhteşem görünüyorlardı. Genç adam Fanny’nin bakışlarının hayranlıkla ışıldadığını ve bulunduğu yeri profesyonel bir gözle taradığını fark etti.

“Beğendin mi?” diye sordu.

Genç kız omuzlarını kaldırdı, ardından yavaşça saldı. “Beğenilmeyecek gibi değil.”

Tyler, kızın beğenisinden hoşnut, tüm cesaretini kelimelerinde biriktirerek konuşmaya başladı. “Fanny, seni ilk gördüğüm anı hayatım boyunca unutmayacağım. Amerika’ya yeni gelmiştim. Dokuz yıl aradan sonra…”

Genç kız, dudaklarını kıpırdattı. Tyler, parmaklarını kızın dudaklarına bastırarak konuşma girişimini engelledi. “Lütfen dinle. Sadece dinle.” Fanny, başını usulca eğerek genç adama susmayı kabul ettiğine dair güvence verdi.

Genç adam, elini geri çekti. Kızın dudaklarının davetkâr ısısını parmaklarında hissediyordu hala. Sözlerine devam etti. “Karanlık olmasına rağmen arabalarımızın farlarından yüzünü ve kızgınlığını görebiliyordum. Güzelliğin başımı döndürmüştü. Yol yorgunluğundan direksiyon başında uyuya kaldığımı ve bir rüya olduğunu sanmıştım. O günden bu güne, hiç uyanmadığım ve uyanmak istemediğim bir rüyanın içindeyim Fanny. Bana ne yaptın bilmiyorum ama tılsımın beni esir aldı.”

Tyler, kızın hiç kıpırdamadığını hatta gözlerini bile kırpmadığını fark edince omuzlarına uzanıp genç kızı hafifçe sarstı. “Nefes al Fanny.”

Kız, zapt ettiği soluğunu hızla dışarı verdi. Genç adam ise ellerini kızın omuzlarından çekemiyordu bir türlü. Beynine üst üste komutlar vererek sonunda parmaklarını gevşetti ve son olarakta avuçlarını genç kızın omuz kemiklerinden yavaşça çekti. Fanny’nin gözleri kısılmış, dudakları sıkı sıkı kapanmıştı. Beyninden geçen düşüncelerin yoğunluğu bakışlarına yansımıştı. Öyle ki, Tyler, kızın düşüncelerinin şaşkınlık ve inanamamazlık arasında gidip geldiğini bile anlayabiliyordu. Genç kız, nihayet bir mırıltı çıkardı ağzından. “Yani…”


“Yani,” diye tekrarladı Tyler. Fanny’nin kelimeleri toparlamasını bekleyecek sabrı yoktu. Çok uzun zamandır bu anı düşlüyordu. “Seni seviyorum.”


KEYİFLE OKUMANIZI DİLERİM...

2 Ekim 2014 Perşembe

JULIE GARWOOD

JULIE GARWOOD!

İsim yeterince heyecan verici zaten ama tanımayanlar için ‘JULIE GARWOOD’ adını taşıyan muhteşem kadının kim olduğunu açıklayayım. Julie Garwood; birbirinden güzel romanlara imza atmış harika bir yazardır. Kendisi; 1946 yılında Kansas City'de doğmuş ve İrlanda asıllı kalabalık bir ailede büyümüş.

Yazar, küçük yaşta bir ameliyat geçirdiği için bir süre okula gidememiş ve okuma-yazma derslerinden geri kalmış. Ailesi bu durumu 11 yaşındayken fark etmiş. Bunun üzerine yaz okuluna gönderilmiş ve kitaplarla tanışması da bu sayede olmuş.

Julie Garwood, ilk kitabını Emily Chase takma adı altında çıkardı. Bu, bir çocuk kitabıydı. Daha sonra kariyerine kendi adı altında devam etti. Romanlarından birçoğu Türkçeye çevrildi. Bu eşsiz kitaplardan hangisini seçip de anlatayım burada karar veremedim. Bu nedenle kitapların isimlerinden ve bir iki tanesinin konusundan kısa kısa bahsedeceğim. Böylece sizlerde okumadan önce –ki hepsini okumak isteyeceğinizden eminim- kitaplar hakkında benim yorumlarımın ışığı altında biraz daha ayrıntılı fikirlere sahip olmuş olursunuz…

JULIE GARWOOD; GELİN

    Konusu ve karakterleriyle sizi baştan çıkaracak olan bu harika kitap, anlatılmaz, okunur… Ancak ben elimden geldiğince romanın güzelliğini kelimelere yansıtmaya çalışacağım.

Kitap 1100-1102 yıllarının İskoçya ve İngiltere’sin de geçiyor. Aslına bakacak olursanız İngiltere ikinci planda. Buradaki asıl cevher İskoçya!

Alec Kincaid; güçlü kuvvetli, yaman bir İskoç Bey’idir. Kral’ının emriyle, nefret ettiği İngiliz’lerden bir kızı, kendisine gelin olarak seçmesi gerekmektedir. Bu can sıkıcı görevin sırtına yüklediği rahatsızlık altında, en yakın arkadaşıyla beraber İngiltere’ye –İngiltere Kralı tarafından vergilerini ödemediği için kızlarının İskoç’larla evlenmesini emretmesiyle cezalandırılan, Baron Jamison’ın evine- gelir. Kral’ının emriyle Baron’un kızlarından biriyle evlenip en yakın zamanda İskoçya’ya dönmesi gerekmektedir. Evliliği zoraki olsa da, mümkün olan en çabuk zaman diliminde topraklarına dönecek olması, tamamen kendi isteği doğrultusundadır.  

Alec, arkadaşı Daniel ile birlikte planlanandan daha erken bir tarihte ve habersiz olarak Baron Jamison’ın evine gelince kaderiyle –Jamie’yle- karşılaşır. Kız, bu karşılaşmadan tamamen habersizdir. Alec Kincaid’in ve arkadaşının kendisini dinlediğinden bir haber, kız kardeşi Mary’e İskoç’lar hakkında duyduğu abartılı hikâyeleri süsleyerek anlatmaktadır. Bu sırada yanlarında Jamie’nin çok yakın dostu olan yaşlı Kâhya’ları Gaga da bulunmaktadır. Alec, Jamie’yi görmeden onunla evlenmeye karar vermiştir. Kızın duygularını önemsemeden, hatta seçildiği için gurur duyması gerektiğini düşünerek, Jamie’nin ve Baron’un karşısına çıkar. Neticede, arkadaşı Daniel Mary’i, Alec’te Jamie’yi eş olarak kendilerine alırlar. İki kız, bu acı kaderi hak etmek için ne yaptıklarını düşünmeye bile doğru dürüst fırsat bulamadan, hemen İskoçya’ya doğru yola çıkarlar.

Romanın buradan sonrası, Alec ve Jamie’nin hem güldüren hem de ağlatan romantik hikâyesiyle devam ediyor. İçimden, kitabın tamamını bir çırpıda anlatmak geçiyorsa da bu kadar spoiler yeter diyor ve Gelin adlı romanın açıklamasını burada sonlandırıyorum. Dilerim, paylaştıklarım merakınızı cezp etmiş ve kitabı okumanız doğrultusunda size doğru bir önder olmuştur. Yukarıda yazdıklarım, kitapta olanların ufak bir esintisi. Asıl fırtınaya şahit ve dâhil olmak istiyorsanız ne bekliyorsunuz? Gelin romanı onu okumanız için sizi bekliyor…   

JULIE GARWOOD; DÜĞÜN

Gelin adlı romanın çok tutulmasının ardından yazar, seriyi devam ettirme kararı almış ve Düğün romanını yazarak, biz okuyuculara, bir kez daha eşsiz kaleminin tadına varma hakkı tanımıştır.

Bu romanda da Gelin-de ki karakterlerle yeniden karşılaşıyoruz. Fakat bu defa başrolde başkaları var. Connor ve Brenna…

Connor MacAlister, ölüm döşeğinde olan babasından bir miras devralır. Bu miras intikamdır… Connor’ın hayatı babasını son yolculuğuna uğurladıktan sonra tamamen değişir. Artık genç adamın kalbinde babasının oraya yerleştirdiği çetin bir intikam ateşi yanmaktadır. Neyse ki babası ölmeden önce, genç adam için bir iyilik yapar ve onu Alec Kincaid’in yanına gitmesi için teşvik eder. Connor, babasının sözünü dinleyip kendi topraklarını terk eder ve Alec’in yanına giderek yeni bir hayata başlar.

Yıllar sonra -1108 yılında- genç adam kaderindeki kadınla tanışacağı eve, arkadaşlarıyla beraber bir ziyaret yapar. O zamanlar Brenna, küçücük, hayat dolu, konuşkan bir çocuktur. Connor’u ilk gördüğü an –haklı olarak- onun bir dev olduğunu düşünür. Küçük kız, bu devden hoşlanmıştır. Kaderde, bir şekilde onlara imkân sunar ve küçücük bir çocuk olan Brenna, Connor’a evlenme teklif eder. Elbette bu teklifinin başına daha sonra ne gibi dertler açacağından habersizdir...

Vereceğim spoiler bu kadar... Kitabı okuduğunuz zaman neler olduğunu öğrenme şansına erişeceksiniz. Şahit olmaktan hiç pişman olmayacağınız bir maceranın sizleri beklediğinin garantisini verebilirim. Daha fazla zaman kaybetmeyin, bu kadının yazdıkları gerçekten okunmaya değer…    


Julie Garwood’un Türkçeye çevrilen diğer romanlarının yalnızca isimlerini ve bazılarının arka kapak yazılarını sizinle paylaşacağım. Emin olun her birini okumak isteyeceksiniz…

JULIE GARWOOD: SIR




JULIE GARWOOD: FİDYE



JULIE GARWOOD: ÖDÜL






  

JULIE GARWOOD: YAZGI


JULIE GARWOOD: GÜLLERE SOR


JULIE GARWOOD: KALP HIRSIZI

JULIE GARWOOD: SEN DE YANARSIN



JULIE GARWOOD: GÖLGEDE DANS


JULIE GARWOOD: ATEŞ VE BUZ





KİMLİKSİZ ARTIK RAFLARDA!

Daha önce de tanıtımını yapmış olduğum muhteşem kitap KİMLİKSİZ artık Müptela Yayınları'nın katkılarıyla tüm kitapçılarda! Kimliksiz'i kitaplığınıza eklemekten ve Deryal'le tanışmaktan hiç pişman olmayacaksınız. 


13 Ağustos 2014 Çarşamba

DEJA-VU; 37.BÖLÜM

Saçmalama Eric!”

“Dostum, lütfen dikkat et. Sesin git gide tizleşmeye başladı. Az önceki hostesin bize çift kişilik battaniye verdiğini unutmadım daha.”

Tyler uçağın koridorlarında güzel fiziğiyle salınan hostese çekingen bir tavırla baktı. “Kadına ‘biz gey değiliz’ dediğine inanamıyorum. Hemde yüksek sesle!”

“Ne deseydim? ‘Ah, hayır hanımefendi, lütfen o çift kişilik battaniyeyi alıp bize ayrı ayrı battaniyeler verir misiniz. Hayatta isteyeceğim en son şey yanımda oturan bu suratsız herifle aynı örtünün altında uyumaktır...’ Böyle söylemem seni tatmin eder miydi?” Tyler dudaklarını kıpırdatmaya başlamadan Eric tek parmağını havaya kaldırdı. “Ve lütfen, yine ‘saçmalama’ diye bağırma.”

“Biletlerimizi neden yan yana aldıysan… Sanki bu tartışmaları daha önce yaşamadık hiç.”
“Evet, aslına bakarsan bu durum ortaya tuhaf sonuçlar çıkmasına neden oluyor.”

Eric koltukta yan dönüp dikkatle Tyler’a bakmaya başlayınca genç adam rahatsız oldu. “Ne saçmalıyorsun yine?”

“Daha önce de bizim gey olduğumuzu düşünenler ve dile getirenler olmuştu. Yan yana geldiğimiz zaman ortaya nasıl bir resim çıkıyor da, insanlar bu sonuca varıyor, merak ettim şimdi.”

Tyler, ellerini göğsünde birleştirdi ve başını cam kenarıyla koltuğun arasına yerleştirdiği ufak yolculuk yastığına dayadı. “Eğer bana biraz daha öyle bakarsan ortaya nasıl bir resim çıktığını yan çarprazımızda oturan şu ufaklığın telefonundaki resimlerden görebilirsin.”

Eric, dikkatle arkasına döndüğünde 11-12 yaşlarında bir kızın çantasının altına sakladığı telefonuyla uçaktakilerin resimlerini çektiğini fark etti. Genç adam kısa sürede şaşkınlığını dizginleyip kalın dudaklarını yayarak gülümsedi ve beklemeye başladı. Nihayet genç kızla göz göze geldiğinde tek kaşını soran bir ifadeyle havaya kaldırdı. Kız önce panikledi, ardından da gülümsedi ve iki sevimli gamze az önce yaptığı afacanlığı tamamen kapatarak, Eric’in gözlerini kamaştırdı. Ufaklık işaret parmağını dudaklarına götürüp başını hafifçe yana eğdi. İfadesiyle adeta genç adama yalvarıyordu.

Eric, kızın sevimli yüzünden gözlerini ayırıp yanında taşıdığı çantasından ufak bir not defteriyle kalem çıkardı.

‘Neden?’  

Bu tek kelimelik soruyu yazdığı kâğıdı, defterden koparıp kıza doğru uzattı. Genç kız, büyük bir ataklık göstererek iki saniye içinde kâğıdı alıp okumaya başlamıştı. Yüzünde muzip bir gülümseme kol geziyordu. Aynı çabuklukla oda yanındaki çantasından bir kalem çıkararak genç adamın kâğıdının altına cevabını karaladı. Bu esnada yanında uyuyan ve muhtemelen annesi olan kadına göz atmayı da ihmal etmemişti. Kâğıdı özenle katlayıp Eric’e geri uzattı.

“Ne yapıyorsun?”

Tyler’ın fısıltısı Eric’i yerinden sıçrattı. “Ufaklıkla yazışıyorum.”

“Neden?”

“Bir nedene mi ihtiyacım var?”

“Elbette var.”

Eric, omzunu silkti. “Can sıkıntısı ve merak diyelim.”

Tyler, boğuk bir sesle homurdandı ve başını yastığına geri koyarak gözlerini kapattı.

Eric, gözlerini devirdikten sonra elindeki kâğıdın katlarını yavaşça açtı ve içindeki yanıtı okudu.

‘Can sıkıntısı ve merak diyelim…’

Genç adam, yanıtı bir kez daha okudu. Cevap değişmemişti. Bu defa kaşlarının ikisi de yukarı kalkmıştı. Beyin frekansları kızla aynı dalga boyundaydı. Neyse ki sıkıcı yolculuğu az önce güzel bir maceraya dönüşmüştü. Dikkatle kendisine bakan şu ufaklık sayesinde…
Kalemi eline alıp hızla bir soru daha yazdı.

‘Başka?’

Kâğıdı kıza uzatarak gelecek yanıtı beklemeye başladı. Kızın kaşları bir çatılıyor bir gülümsüyordu. Bir süre bekledikten sonra kalemini eline alıp kâğıdın arkasını çevirdi ve yazmaya koyuldu.

Eric, beklerken yerinde duramıyor kızın cevabını deli gibi merak ediyordu. Çok geçmeden kucağına ufak bir kâğıt parçası düşünce genç adam irkildi. Kız parmaklarını dudaklarına kapatmış gülümsemesini saklamaya çalışıyordu. Belli ki adamın az önceki tepkisi komiğine gitmişti.

Eric kıza göz kırpıp hevesle kâğıdı açtı.

‘Ben cevabımı verdim. Şimdi sizin teorilerinizi öğrenmeyi tercih ederim.  -Başka?- sorusunu bu kez de kendinize yöneltin bakalım.’

Eric, cevabı okuyunca beğeniyle gözlerini kıstı. Kızda hatrı sayılır derecede felsefik yetenek vardı. Genç adam bundan sonraki yanıtlarını ona göre verecekti. Bir iki dakika kızın söylediğini yapmaya çalıştı. Başka? Bu soruyu kendisine sorduğu zaman aklına türlü senaryolar geliyordu. Küçük bir kız, annesi yanında uyurken, görevlilerden gizli, neden uçaktaki yolcuların fotoğraflarını çekerdi? Çocuksu bir eğlence için olabilirdi, ancak kızın az önce verdiği yanıta baktığında Eric bunun altında çok daha gerçekçi ve şaşırtıcı bir nedenin yattığına inanıyordu. Uçakta ilgisini çeken bir şey görmüş ve sonra farkında olmadan herkesin fotoğrafını çekmeye başlamış olabilirdi. Genç adam bu fikri akla yatkın buldu. Küçük not kâğıdında yer kalmadığını görünce yeni bir sayfa yırtarak teorisini özenle kıza sundu.

Genç kız, kâğıdı okuduğunda başını sağa sola salladı. Hayal kırıklığına uğradığı belli oluyordu. Eric kaşlarını çatarak üzerine çullanan endişe bulutlarını somurtkanlığıyla tersledi.

Bir iki dakika sonra kucağına yine bir kâğıt parçası düştü. Adam bu defa kızın yüzüne bakmadan kâğıdı açıp okumaya başladı.

Can sıkıntısı ve merak… Yukarıda yazmış olduğunuz teorinizin cevabını ben ilk sorunuzda da vermiştim zaten. Eğer uçakta ilgimi çeken bir şey görmüş olsaydım ve bunu cep telefonuma kaydetmiş sonra da can sıkıntısına resim çekmeye devam etmiş olsaydım –ki bu doğru değil- bu sizin bana yönelttiğiniz -başka?- sorusunu tamamen gereksiz ve geçersiz kılardı. Neden bana -başka?- Diye sordunuz. Yoksa asıl canı sıkılan ve merakına yenik düşen siz misiniz?

Eric, hayretten açık kalan ağzını büyük bir çabayla kapattı. Bir gazeteci olarak nasıl böyle bir hata yapabilmişti? Kahretsin! Adam içinden kendi kendine sövmeye devam ederken kâğıda yazmaya başladı.

Beni yakaladın küçük sincap. Söyle bakalım bu kadar güzel cümle kurmayı nereden öğrendin?

Eric, kâğıdı kıza uzatırken dudaklarını aşağı sarkıtıp gözlerini süzdü. Ufaklık, adamın teslimiyetinden keyif almış gibiydi. Yinede nezaketen uzanıp genç adamın omzunu nazikçe sıvazladı.

Eric, karşısındaki bu küçük kızla rolleri değiştirdiklerini hissediyordu. Kız gerçekten az önce uzanıp omzunu sıvazlamıştı değil mi? Genç adam elini burun kemerine götürerek başını sağa sola salladı. “Saçlarımı okşamadığı ve elime bir şeker tutuşturmadığı için şükürler olsun.” Genç adam kendi kendine konuşmaya devam ederken kızın yanıtı naif bir yağmur tanesi gibi kucağına düşüverdi.

Adam, elinde tuttuğu büyük kâğıt parçasının kendi not defterinden olmadığını fark etti. Kız, kendi defterinden yırtmış olmalıydı.

İltifatınız için teşekkür ederim. -Küçük sincap- tabirini de beğendim… Okuma yazmayı öğrenmem diğer insanlara kıyasla biraz daha farklıydı. Ben sağırım ve konuşamıyorum. İlerleyen teknolojinin dahi kar etmediği doğuştan gelen bir rahatsızlık bu. Ancak elbette hastalığım okuma yazma öğrenmeme mani değildi. 4 yaşındayken okumayı 5 yaşındayken de özel bir eğitimle yazmayı öğrendim. Annem harika bir öğretmendi, ancak biraz daha büyüdükten sonra ben daha fazlasını istedim ve profesyonel yardım aldım. Bunun yanı sıra çevremdekiler harika bir çizim yeteneğim olduğunu söylerler. Bu konuda bende hiçbir zaman mütevazı olmayı başaramamışımdır. Resim çizmek kadar çekmeyi ve eski resimleri barındıran galerileri gezmeyi de severim. İnsanları doğal halleriyle resmetmekten hoşlanıyorum. Kameralara bakarak dudak büzülmesinden ya da çeşitli numaralarla samimi bir gülümseme yakalanmaya çalışılmasından çok, insanların belki de kendilerinin bile farkında olmadıkları doğal yönlerini kayıt altına almayı seviyorum. Uçaktaki insanların fotoğraflarını çekmemde bu yüzdendir. Çok nadiren bu kadar çok insana, böylesine doğal bir ortamda belli etmeden yaklaşabilirsiniz… Umarım cevaplarım sizi memnun etmiştir…
Küçük sincap…

Genç adam, kızın uzun cevabının son satırına geldiğinde hayal kırıklığına uğramıştı. Yazı öylesine akıcı ve samimiydi ki Eric, yalın bir kalemden çıkmış, eşsiz bir romanın sayfalarında kaybolduğunu hissetmişti. Bu yüzden son satırları ve imzayı gördüğünde dudaklarında büyük bir hüsranın izlerini taşıyan gülümsemesi oynaşıyordu. Başını kaldırıp, dikkatli gözlerini üzerine dikmiş olan kızla bakıştı. Sağır ve dilsiz olması kızın hayata ve güzelliklere olan ilgisini kaybetmesine sebep olamamıştı. Bu öylesine hazin ve şahane bir mutluluk tablosuydu ki, Eric gözlerine dolan ve bakışlarını buğulandıran gözyaşlarını ancak gözlerini birkaç kez kırpıştırdıktan sonra def edebilmişti.

Küçük sincap yavaşça gülümsedi. Ardından iki elinin başparmaklarıyla dudaklarının kenarına bastırıp yukarıya doğru kaldırdı. Yüzünde yapmacık ama az öncekinden daha büyük bir gülücük oluşmuştu. Eric kızın ne demek istediğini anladı. Küçük sincap kendisine acınmasını istemeyen oldukça onurlu ve olgun bir kızdı. Eric’in kıza karşı duygularında acımaya yer yoktu. Bunu kıza belli etmek için gülümsedi. Bu oldukça büyük, dişlerinin neredeyse tamamını ortaya koyan bir gülümsemeydi ve takdir doluydu. Karşılığında küçük kızın başıyla yaptığı onaylama genç adamın göğsünü kabarttı. Eric çok dikkatle dudaklarını kıpırdattı. “Adın ne?”

Küçük kız, aynı özenle dudaklarını hareket ettirdi. “Sara.”

Eric, şu an işaret dilini bilmeyi her şeyden çok istiyordu. Bu küçük kızla giriştiği ilginç diyalog, uzun zamandan bu yana en çok ilgisini çeken olay olmuştu. Çaresiz, yeniden not defterine sığındı ve kalemi eline alarak hızla yazmaya başladı.

Tanıştığıma çok memnun oldum Sara. İnan bana... Çizdiğin resimleri görebilmeyi ve seninle olan diyaloğumuzu sürdürebilmeyi çok isterim. Bu arada, umarım benim resmimi de çekmişsindir, yoksa kendimi çok yoksun hissederim. Benim adım Eric. Eric Moore. Bir gazeteciyim, hiçbir suç kaydım yok. Çevremde oldukça güvenilir birisi olarak tanınırım. Yanımda horul horul uyuyan bu korkunç adama hakkımda merak ettiklerini teyit ettirebilirim. Kendisi benim en yakın arkadaşım olma ayrıcalığına sahiptir. Aşağıya iletişim bilgilerimi yazıyorum. Dilerim beni kırmazsın…

Eric, notunu tamamlayıp aceleyle kıza uzattı. Uçağın havaalanına iniş yapmasına az bir zaman kalmıştı. Bu süre zarfında kızdan kesin bir onay ve gelecekte görüşeceklerine dair bir umut almak istiyordu. Ah, tam bir yeni yetme gibi davranıyordu ancak ufaklıkla gerçekten iyi anlaşmıştı. Bu sıcak muhabbetin öylece sonlanmasını istemiyordu. Neyse ki kızdan gelen yanıt, Eric’i mutlu edecek kapasitedeydi.

Bende sizinle tanıştığıma çok memnun oldum. Size inanıyorum, sözlerinizin teyite ihtiyacı olduğunu da düşünmüyorum. Aksi takdirde sizinle bu yazışmayı yapıyor olmazdık. Diğer herkes gibi, sizin ve yanınızda uyumakta olan şanslı arkadaşınızın resmini de çektim. İletişim bilgilerinizi kaydettim. Aşağıya kendi bilgilerimi yazıyorum. Amerika’nın hangi eyaletinde oturduğunuzu öğrenebilir miyim? Ben New York’tanım.

Eric kızın iletişim bilgilerini hızlıca kaydederken gülümsüyordu. Çantasından yeni bir not defteri çıkarırken Tyler uyandı. Eric uyku sersemliğini henüz üzerinden atamamış olan arkadaşına ne olduğunu anlatmaya başladı. Tyler’ın yazıştıkları kâğıtları dikkatle okumaya başlaması, genç adamın da bu olaya ilgi duyduğunu gösteriyordu.

Uçak havaalanına inerken iki adamda küçücük bir kızın yazdığı notları endişe ve merakla beklemeye başlar olmuşlardı. Çok kısa zamanda aralarında güzel bir dostluk oluşmuş, üç samimi yürek gerçek bir sevgiyle birbirine bağlanmıştı…
 ------

“Sana çaktırma demiştim!”

“Ne yani? Şimdi suçlu ben mi oldum?”

Tyler eliyle saçlarını karıştırarak hızla yol alan taksinin ön camından, sürekli değişen manzaraya odaklanmaya çalıştı. “Kadın bizim sapık olduğumuzu düşündü!”

“Hayır. Kadın senin sapık olduğunu düşündü.” Eric, arka koltuğa kurulmuş, göğsünde kavuşturduğu kollarıyla son derece umursamaz bir görüntü sergiliyordu. “Nasıl olsa Sara’dan iletişim bilgilerini aldım,” dedi sinirden köpüren arkadaşına. “Annesinin bizi onaylamasına ihtiyacımız yok. Hem Tanrı aşkına, bir insanın beni onaylamaması için ne gibi bir nedeni olabilir ki? Sonuçta kızıyla güzel bir arkadaşlık kurmuştuk.”

Tyler dirseğini oturduğu koltuğun baş kısmına dayayarak hafifçe geriye döndü. “Kadın haklı olarak kızının ne olduğu belirsiz iki adamla muhatap olmasını garipsemiştir. Kızın konuşamadığını da varsayarsak durum oldukça tuhaf.”

“Ama ben ona durumu açıkladım. Yazarak anlaştığımızı, çok akıllı bir kızı olduğunu ve bunun gibi kelimeleri son derece güzel bir dille ifade ettiğime inanıyorum. Kadının kızımdan uzak durun, demesine neden olacak tek kelime dahi etmedim.”

“O bir anne dostum. Anneler çocuklarını dünyaya getirirken ekstra bir savunma mekanızmasına da sahip olurlar.”

“Sen nereden biliyorsun?”

“Bir yerde okumuştum.”

“Şimdi de hamilelik dergilerini mi okuyorsun?”

Tyler tısladı. Evet, yanında oturan taksi şoförünü dahi irkiltecek kadar vahşi bir tıslamaydı bu.

“Neden seninle aynı taksiye bindim ben?”

“Çünkü bana bayılıyorsun.”
******
Bu kadar sinirli olması normal değildi. Elini saçlarının arasından geçirerek kuaförün büyük bir özenle yaptığı modeli bozdu. Hava güzeldi, güneş pencerelerdeki tülleri havalandırıyor şerit şerit düştüğü yerlerde gökkuşağından yollar oluşturuyordu. Fanny, Elena’nın kafesinde oturuyordu. İşlerini yarım bırakmış, açılışı yapılmadan önce kafenin son halini görmek istemişti. Sally ortalarda görünmüyordu, az önce gelen bir telefon yüzünden kendini servis mutfağına kapatmıştı.

Tyler’dan son yaptıkları tuhaf telefon görüşmesinden bu yana haber alamamıştı. Onu merak etmemeliydi. Hiçbir bağları yoktu ama ediyordu işte. Tüm sinirlerini ayağa kaldıran inanılmaz bir güçle merak ediyordu hemde.

“Bana yardımcı olur musun Fanny?”

Elena’nın sesiyle yerinden sıçrayan genç kız, hızla doğruldu. “Elbette. Ne yapmamı istersin?”

“Masaları konumlandırmak için yardımına ihtiyacım var. Sen bu iş için biçilmiş kaftansın.”
Fanny gülümsedi. Ufak tefek, yerinde duramayan kadının peşine takılarak bir yığın masa-sandalye takımının olduğu bölüme doğru yürüdü. Eğer bunların hepsini tek başına yerleştirmeye kalkarsa, bir hafta boyunca kıpırdayacak hali kalmazdı. Aklına gelen fikir üzerine gülümsemesi büyüdü. “Elena?” diye seslendi tatlı bir tavırla. “Bir arkadaşımı yardıma çağırmamın sakıncası var mı?”   


Fanny, eline kâğıt kalemi almış, oturma planı için doğru yerleşimi çizmeye uğraşıyordu. Sally hala servis mutfağındaydı. Beş dakika önce başını kapıdan uzatarak önemli bir dava üzerinde çalıştığını söylemişti. Bu seferki müvekkili biraz gevezeydi anlaşılan.

Genç kız, kafenin kapısının açıldığını bildiren zil sesini duyunca başını kaldırıp baktı. Nick, koltuk altına kaskını almış, gözleriyle çevreyi tarıyordu. Bakışları Fanny’i yakalayınca dişlerini göstererek gülümsedi. Üzerine yapışan dar tişörtle kot pantolonu içersinde, hatrı sayılır bir çekiciliğe sahipti.

“Yine iş başındasın,” dedi adam kafenin içine doğru birkaç adım atarken. Fanny hafifçe gerinip boynunu ve tutulan belini gevşetmeye çalıştı. “Elena’ya yardım ediyorum.”

“Ve bende bu noktada senin yardımcın olacağım sanırım.”

Fanny sırıttı. “Pratik zekânı hep takdir etmişimdir.”

Nick, küçük bir reverans eşliğinde genç kıza çapkın bakışlarını sundu. Doğrulduğunda başı hafifçe yana yatmış dudakları güzel bir gülümsemeyle şekillenmişti. “Sizden kompliman duymak benim için bir onurdur Bayan Talbert.”

“Biliyorum. Ancak Elena’nın enfes kurabiyelerinin tadına bakmak istiyorsak eğer, elimizi çabuk tutmalıyız.”

İki genç, büyük bir uyum içinde, Elena’nın tiz sesiyle verdiği talimatlar eşliğinde, masa ve sandalyeleri uygun bir şekilde konumlandırdılar. Elena, kafesinin barok tarzına uygun olarak etrafa serpiştirilen çiçeklerin önlerinin kapanmasını istemiyordu. Bu yüzden bazı değişiklikler yapmakta sakınca görmedi. Nick, Elena’nın –özellikle kızdığında- tiz çıkan sesi yüzünden kadına yalnızca bir kez itiraz etme gafletinde bulunabilmişti. Bunun karşılığında aldığı cevap o kadar uzun ve kulak tırmalayıcıydı ki adam bir daha ağzını bile açmamıştı. Şimdi kucağında ki büyük masayı az önce aldığı yere geri taşırken sadece gözlerindeki kızgınlığı görebileceği kadar Fanny’le bakışmıştı.

Genç kız, Elena’nın bu kadar zorlu bir kadın olduğunu bilmiyordu ve bu kadar kararsız. Ancak hatasını geçte olsa anlamıştı. Artık Nick’e borçlanmıştı. Borcunu ne şekilde ödeyeceğiyse tamamen Nick’in insafına kalmıştı. Utançtan yanakları kızaran Fanny, beceriksiz hareketlerle sandalyeyi Nick’in yanına taşıdı.

“Üzgünüm, Nick, gerçekten eğer…”

“Üzülme,” dedi adam, sesi biraz keskin çıkmıştı. Fanny gözlerini genç adama dikti. Nick, derin bir soluk aldı. Parmaklarını saçlarının arasından geçirerek kollarındaki kasları ortaya serdi. “Üzülmene değmez. Sadece beni uyarabilirdin.”

“İnan bana Elena’nın bu kadar kararsız olduğunu bilmiyordum. Normalde çok nazik, kibar..” Nick’in kaşlarının ukalaca havaya kalktığını gören Fanny, Elena’ya düzdüğü gereksiz iltifatları noktaladı. “Tamam,” dedi pes etmiş bir ses tonuyla. “Sana borçlandım.”
Nick, bir süre sabit gözlerle kıza baktı. Belli ki az önceki sözlerini kafasında evirip çeviriyordu. “Diyelim ki bana borçlu olduğunu kabul ettim. Borcunu nasıl öderdin?”

 “Makul olduğu sürece, seçimi sana bırakırdım.”

 “Hım, peki, bana yemek yapmanı istesem?”

“Ne?” Fanny adamın garip isteği karşısında şaşkına dönmüştü.

“Bana yemek yapmanı istiyorum. Kendi ellerinle.”

“Sen ciddi misin?”

“Hem de çok.”

Fanny, ellerini beline dayayarak birkaç adım geri çekildi. “Pekâlâ,” dedi kısa bir süre düşündükten sonra. “En kısa sürede bizim eve yemeğe davetlisiniz bayım.” Genç kız net bir gün verememişti. İşlerinin önüne ne gibi engeller çıkaracağını bilemiyordu. Randevularını ayarlayıp Nick’e kesin tarihi söyleyecekti.

Neyse ki Nick harika bir adamdı. Günü belirlemediklerinin farkında değilmiş gibi davrandı. “Sabırsızlanıyorum hanımefendi. Her ihtimale karşı kapıda bir ambulans bekletsem mi?”

“Şansını zorlama Nick!”

“Ups! Tamam.”

Genç kız tatminkâr bir tavırla gülümsedi. Sally ortaya çıkmak için tamda o anı seçmişti.
“Erkekleri dünya üzerinden kaldırmanın bir yolunu biliyor musun Fanny? Çünkü eğer…” Genç kızın sesi Nick’i görünce giderek azaldı ve sonunda tamamen yok oldu.

Fanny, arkadaşının sorusunu “Hayır, bilmiyorum,” diyerek cevapladı. Sally’nin Nick’i gördüğünde yaşadığı şaşkınlığı hala üzerinden atamadığını fark ettiğinde ise sözlerini devam ettirme gereği hissetti. “Eğer böylesine değerli bir formülü bilseydim de, bunu böyle ulu orta açık etmezdim.”

Sally, elindeki telefonu cebine sokuşturup Fanny’nin cevabını duymazdan gelerek aceleyle bir iki adım attı. Geriye doğru… Fanny bu tepkiyi görünce gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. “Siz… sizin burada olduğunuzu bilmiyordum.”

“Fark ettim,” dedi Nick. Fanny’nin aksine, o, gülümsemesini saklama gereği duymamıştı. “Sizi böylesine öfkelendiren erkeği merak ettim şimdi.”

Sally komik bir tavırla ellerini kuş gibi havada salladı. “Boşverin. Önemsiz bir mesele.”

Nick, tek kaşını kaldırdı. “Pekâlâ,” dedi kızı daha fazla utandırmak istemediği için. “Siz öyle diyorsanız…”

Fanny, Sally’nin yanaklarının kızardığını fark edince duruma müdahale etti. Daha önce arkadaşının bu kadar şaşkın ve çaresiz göründüğünü hatırlamıyordu. Dudaklarına ufak bir gülümseme kondurup başını nazikçe mutfağa doğru eğdi. “Eğer bu aldığım Elena’nın kurabiyelerinin kokusuysa az önce bize çektirdiği işkenceyi hemen affedebilirim,” diye mırıldandı.

Nick, omzunu yavaşça kaldırıp indirdi. Bu arada kaslarla bezeli olan kollarını da göğsünde kavuşturmuştu. “Keşke bende şu kurabiyelerin tadına bakabilseydim. Belki o zaman, senin kadar affedici olabilirdim.”

Sally, konudan bir haber olduğu için aralarında geçen konuşmaya anlam verememişti. Bir avukat olarak en nefret ettiği şey habersiz kalmaktı. Biçimli kaşları çatıldı, dudaklarını gerdiği için çenesinin kenarında ufak bir gamze oluşmuştu.

“Biri bana da ne olduğunu anlatacak mı?”

Fanny, elbette en yakın arkadaşına annesini kötüleyemezdi. Zaten ortada büyütülecek bir problemde yoktu. Kurabiyelerinin kokudan oluşturdukları soyut yolu takip etmek için hazırlandı. Ellerini bedenine oturan pantolonunun ceplerine zar zor sıkıştırdı. “Ben mutfağa gidiyorum.” Topuklarının üzerinde keskin bir dönüş yaparak Sally’nin kısılan gözlerinden ve Nick’in afallamış yüzünden hızla uzaklaştı. Onlardan uzağa attığı her bir adımda kendini daha güvende hissediyordu ve daha korkak…


Fanny’nin arkasından bakan iki genç, yalnız kaldıklarında ne yapacaklarını bilemediler bir süre. Sally bir iki kere ayaklarının üzerinde sallandı. “Sanırım,” dedi sonrasında karşısındaki adamın yanında hissettiği telaştan rahatsız olarak. “Bizde Fanny’i takip etmeliyiz.”

BEĞENMENİZ DİLEĞİYLE. KEYİFLİ OKUMALAR...