2 Ekim 2014 Perşembe

JULIE GARWOOD

JULIE GARWOOD!

İsim yeterince heyecan verici zaten ama tanımayanlar için ‘JULIE GARWOOD’ adını taşıyan muhteşem kadının kim olduğunu açıklayayım. Julie Garwood; birbirinden güzel romanlara imza atmış harika bir yazardır. Kendisi; 1946 yılında Kansas City'de doğmuş ve İrlanda asıllı kalabalık bir ailede büyümüş.

Yazar, küçük yaşta bir ameliyat geçirdiği için bir süre okula gidememiş ve okuma-yazma derslerinden geri kalmış. Ailesi bu durumu 11 yaşındayken fark etmiş. Bunun üzerine yaz okuluna gönderilmiş ve kitaplarla tanışması da bu sayede olmuş.

Julie Garwood, ilk kitabını Emily Chase takma adı altında çıkardı. Bu, bir çocuk kitabıydı. Daha sonra kariyerine kendi adı altında devam etti. Romanlarından birçoğu Türkçeye çevrildi. Bu eşsiz kitaplardan hangisini seçip de anlatayım burada karar veremedim. Bu nedenle kitapların isimlerinden ve bir iki tanesinin konusundan kısa kısa bahsedeceğim. Böylece sizlerde okumadan önce –ki hepsini okumak isteyeceğinizden eminim- kitaplar hakkında benim yorumlarımın ışığı altında biraz daha ayrıntılı fikirlere sahip olmuş olursunuz…

JULIE GARWOOD; GELİN

    Konusu ve karakterleriyle sizi baştan çıkaracak olan bu harika kitap, anlatılmaz, okunur… Ancak ben elimden geldiğince romanın güzelliğini kelimelere yansıtmaya çalışacağım.

Kitap 1100-1102 yıllarının İskoçya ve İngiltere’sin de geçiyor. Aslına bakacak olursanız İngiltere ikinci planda. Buradaki asıl cevher İskoçya!

Alec Kincaid; güçlü kuvvetli, yaman bir İskoç Bey’idir. Kral’ının emriyle, nefret ettiği İngiliz’lerden bir kızı, kendisine gelin olarak seçmesi gerekmektedir. Bu can sıkıcı görevin sırtına yüklediği rahatsızlık altında, en yakın arkadaşıyla beraber İngiltere’ye –İngiltere Kralı tarafından vergilerini ödemediği için kızlarının İskoç’larla evlenmesini emretmesiyle cezalandırılan, Baron Jamison’ın evine- gelir. Kral’ının emriyle Baron’un kızlarından biriyle evlenip en yakın zamanda İskoçya’ya dönmesi gerekmektedir. Evliliği zoraki olsa da, mümkün olan en çabuk zaman diliminde topraklarına dönecek olması, tamamen kendi isteği doğrultusundadır.  

Alec, arkadaşı Daniel ile birlikte planlanandan daha erken bir tarihte ve habersiz olarak Baron Jamison’ın evine gelince kaderiyle –Jamie’yle- karşılaşır. Kız, bu karşılaşmadan tamamen habersizdir. Alec Kincaid’in ve arkadaşının kendisini dinlediğinden bir haber, kız kardeşi Mary’e İskoç’lar hakkında duyduğu abartılı hikâyeleri süsleyerek anlatmaktadır. Bu sırada yanlarında Jamie’nin çok yakın dostu olan yaşlı Kâhya’ları Gaga da bulunmaktadır. Alec, Jamie’yi görmeden onunla evlenmeye karar vermiştir. Kızın duygularını önemsemeden, hatta seçildiği için gurur duyması gerektiğini düşünerek, Jamie’nin ve Baron’un karşısına çıkar. Neticede, arkadaşı Daniel Mary’i, Alec’te Jamie’yi eş olarak kendilerine alırlar. İki kız, bu acı kaderi hak etmek için ne yaptıklarını düşünmeye bile doğru dürüst fırsat bulamadan, hemen İskoçya’ya doğru yola çıkarlar.

Romanın buradan sonrası, Alec ve Jamie’nin hem güldüren hem de ağlatan romantik hikâyesiyle devam ediyor. İçimden, kitabın tamamını bir çırpıda anlatmak geçiyorsa da bu kadar spoiler yeter diyor ve Gelin adlı romanın açıklamasını burada sonlandırıyorum. Dilerim, paylaştıklarım merakınızı cezp etmiş ve kitabı okumanız doğrultusunda size doğru bir önder olmuştur. Yukarıda yazdıklarım, kitapta olanların ufak bir esintisi. Asıl fırtınaya şahit ve dâhil olmak istiyorsanız ne bekliyorsunuz? Gelin romanı onu okumanız için sizi bekliyor…   

JULIE GARWOOD; DÜĞÜN

Gelin adlı romanın çok tutulmasının ardından yazar, seriyi devam ettirme kararı almış ve Düğün romanını yazarak, biz okuyuculara, bir kez daha eşsiz kaleminin tadına varma hakkı tanımıştır.

Bu romanda da Gelin-de ki karakterlerle yeniden karşılaşıyoruz. Fakat bu defa başrolde başkaları var. Connor ve Brenna…

Connor MacAlister, ölüm döşeğinde olan babasından bir miras devralır. Bu miras intikamdır… Connor’ın hayatı babasını son yolculuğuna uğurladıktan sonra tamamen değişir. Artık genç adamın kalbinde babasının oraya yerleştirdiği çetin bir intikam ateşi yanmaktadır. Neyse ki babası ölmeden önce, genç adam için bir iyilik yapar ve onu Alec Kincaid’in yanına gitmesi için teşvik eder. Connor, babasının sözünü dinleyip kendi topraklarını terk eder ve Alec’in yanına giderek yeni bir hayata başlar.

Yıllar sonra -1108 yılında- genç adam kaderindeki kadınla tanışacağı eve, arkadaşlarıyla beraber bir ziyaret yapar. O zamanlar Brenna, küçücük, hayat dolu, konuşkan bir çocuktur. Connor’u ilk gördüğü an –haklı olarak- onun bir dev olduğunu düşünür. Küçük kız, bu devden hoşlanmıştır. Kaderde, bir şekilde onlara imkân sunar ve küçücük bir çocuk olan Brenna, Connor’a evlenme teklif eder. Elbette bu teklifinin başına daha sonra ne gibi dertler açacağından habersizdir...

Vereceğim spoiler bu kadar... Kitabı okuduğunuz zaman neler olduğunu öğrenme şansına erişeceksiniz. Şahit olmaktan hiç pişman olmayacağınız bir maceranın sizleri beklediğinin garantisini verebilirim. Daha fazla zaman kaybetmeyin, bu kadının yazdıkları gerçekten okunmaya değer…    


Julie Garwood’un Türkçeye çevrilen diğer romanlarının yalnızca isimlerini ve bazılarının arka kapak yazılarını sizinle paylaşacağım. Emin olun her birini okumak isteyeceksiniz…

JULIE GARWOOD: SIR




JULIE GARWOOD: FİDYE



JULIE GARWOOD: ÖDÜL






  

JULIE GARWOOD: YAZGI


JULIE GARWOOD: GÜLLERE SOR


JULIE GARWOOD: KALP HIRSIZI

JULIE GARWOOD: SEN DE YANARSIN



JULIE GARWOOD: GÖLGEDE DANS


JULIE GARWOOD: ATEŞ VE BUZ





KİMLİKSİZ ARTIK RAFLARDA!

Daha önce de tanıtımını yapmış olduğum muhteşem kitap KİMLİKSİZ artık Müptela Yayınları'nın katkılarıyla tüm kitapçılarda! Kimliksiz'i kitaplığınıza eklemekten ve Deryal'le tanışmaktan hiç pişman olmayacaksınız. 


13 Ağustos 2014 Çarşamba

DEJA-VU; 37.BÖLÜM

Saçmalama Eric!”

“Dostum, lütfen dikkat et. Sesin git gide tizleşmeye başladı. Az önceki hostesin bize çift kişilik battaniye verdiğini unutmadım daha.”

Tyler uçağın koridorlarında güzel fiziğiyle salınan hostese çekingen bir tavırla baktı. “Kadına ‘biz gey değiliz’ dediğine inanamıyorum. Hemde yüksek sesle!”

“Ne deseydim? ‘Ah, hayır hanımefendi, lütfen o çift kişilik battaniyeyi alıp bize ayrı ayrı battaniyeler verir misiniz. Hayatta isteyeceğim en son şey yanımda oturan bu suratsız herifle aynı örtünün altında uyumaktır...’ Böyle söylemem seni tatmin eder miydi?” Tyler dudaklarını kıpırdatmaya başlamadan Eric tek parmağını havaya kaldırdı. “Ve lütfen, yine ‘saçmalama’ diye bağırma.”

“Biletlerimizi neden yan yana aldıysan… Sanki bu tartışmaları daha önce yaşamadık hiç.”
“Evet, aslına bakarsan bu durum ortaya tuhaf sonuçlar çıkmasına neden oluyor.”

Eric koltukta yan dönüp dikkatle Tyler’a bakmaya başlayınca genç adam rahatsız oldu. “Ne saçmalıyorsun yine?”

“Daha önce de bizim gey olduğumuzu düşünenler ve dile getirenler olmuştu. Yan yana geldiğimiz zaman ortaya nasıl bir resim çıkıyor da, insanlar bu sonuca varıyor, merak ettim şimdi.”

Tyler, ellerini göğsünde birleştirdi ve başını cam kenarıyla koltuğun arasına yerleştirdiği ufak yolculuk yastığına dayadı. “Eğer bana biraz daha öyle bakarsan ortaya nasıl bir resim çıktığını yan çarprazımızda oturan şu ufaklığın telefonundaki resimlerden görebilirsin.”

Eric, dikkatle arkasına döndüğünde 11-12 yaşlarında bir kızın çantasının altına sakladığı telefonuyla uçaktakilerin resimlerini çektiğini fark etti. Genç adam kısa sürede şaşkınlığını dizginleyip kalın dudaklarını yayarak gülümsedi ve beklemeye başladı. Nihayet genç kızla göz göze geldiğinde tek kaşını soran bir ifadeyle havaya kaldırdı. Kız önce panikledi, ardından da gülümsedi ve iki sevimli gamze az önce yaptığı afacanlığı tamamen kapatarak, Eric’in gözlerini kamaştırdı. Ufaklık işaret parmağını dudaklarına götürüp başını hafifçe yana eğdi. İfadesiyle adeta genç adama yalvarıyordu.

Eric, kızın sevimli yüzünden gözlerini ayırıp yanında taşıdığı çantasından ufak bir not defteriyle kalem çıkardı.

‘Neden?’  

Bu tek kelimelik soruyu yazdığı kâğıdı, defterden koparıp kıza doğru uzattı. Genç kız, büyük bir ataklık göstererek iki saniye içinde kâğıdı alıp okumaya başlamıştı. Yüzünde muzip bir gülümseme kol geziyordu. Aynı çabuklukla oda yanındaki çantasından bir kalem çıkararak genç adamın kâğıdının altına cevabını karaladı. Bu esnada yanında uyuyan ve muhtemelen annesi olan kadına göz atmayı da ihmal etmemişti. Kâğıdı özenle katlayıp Eric’e geri uzattı.

“Ne yapıyorsun?”

Tyler’ın fısıltısı Eric’i yerinden sıçrattı. “Ufaklıkla yazışıyorum.”

“Neden?”

“Bir nedene mi ihtiyacım var?”

“Elbette var.”

Eric, omzunu silkti. “Can sıkıntısı ve merak diyelim.”

Tyler, boğuk bir sesle homurdandı ve başını yastığına geri koyarak gözlerini kapattı.

Eric, gözlerini devirdikten sonra elindeki kâğıdın katlarını yavaşça açtı ve içindeki yanıtı okudu.

‘Can sıkıntısı ve merak diyelim…’

Genç adam, yanıtı bir kez daha okudu. Cevap değişmemişti. Bu defa kaşlarının ikisi de yukarı kalkmıştı. Beyin frekansları kızla aynı dalga boyundaydı. Neyse ki sıkıcı yolculuğu az önce güzel bir maceraya dönüşmüştü. Dikkatle kendisine bakan şu ufaklık sayesinde…
Kalemi eline alıp hızla bir soru daha yazdı.

‘Başka?’

Kâğıdı kıza uzatarak gelecek yanıtı beklemeye başladı. Kızın kaşları bir çatılıyor bir gülümsüyordu. Bir süre bekledikten sonra kalemini eline alıp kâğıdın arkasını çevirdi ve yazmaya koyuldu.

Eric, beklerken yerinde duramıyor kızın cevabını deli gibi merak ediyordu. Çok geçmeden kucağına ufak bir kâğıt parçası düşünce genç adam irkildi. Kız parmaklarını dudaklarına kapatmış gülümsemesini saklamaya çalışıyordu. Belli ki adamın az önceki tepkisi komiğine gitmişti.

Eric kıza göz kırpıp hevesle kâğıdı açtı.

‘Ben cevabımı verdim. Şimdi sizin teorilerinizi öğrenmeyi tercih ederim.  -Başka?- sorusunu bu kez de kendinize yöneltin bakalım.’

Eric, cevabı okuyunca beğeniyle gözlerini kıstı. Kızda hatrı sayılır derecede felsefik yetenek vardı. Genç adam bundan sonraki yanıtlarını ona göre verecekti. Bir iki dakika kızın söylediğini yapmaya çalıştı. Başka? Bu soruyu kendisine sorduğu zaman aklına türlü senaryolar geliyordu. Küçük bir kız, annesi yanında uyurken, görevlilerden gizli, neden uçaktaki yolcuların fotoğraflarını çekerdi? Çocuksu bir eğlence için olabilirdi, ancak kızın az önce verdiği yanıta baktığında Eric bunun altında çok daha gerçekçi ve şaşırtıcı bir nedenin yattığına inanıyordu. Uçakta ilgisini çeken bir şey görmüş ve sonra farkında olmadan herkesin fotoğrafını çekmeye başlamış olabilirdi. Genç adam bu fikri akla yatkın buldu. Küçük not kâğıdında yer kalmadığını görünce yeni bir sayfa yırtarak teorisini özenle kıza sundu.

Genç kız, kâğıdı okuduğunda başını sağa sola salladı. Hayal kırıklığına uğradığı belli oluyordu. Eric kaşlarını çatarak üzerine çullanan endişe bulutlarını somurtkanlığıyla tersledi.

Bir iki dakika sonra kucağına yine bir kâğıt parçası düştü. Adam bu defa kızın yüzüne bakmadan kâğıdı açıp okumaya başladı.

Can sıkıntısı ve merak… Yukarıda yazmış olduğunuz teorinizin cevabını ben ilk sorunuzda da vermiştim zaten. Eğer uçakta ilgimi çeken bir şey görmüş olsaydım ve bunu cep telefonuma kaydetmiş sonra da can sıkıntısına resim çekmeye devam etmiş olsaydım –ki bu doğru değil- bu sizin bana yönelttiğiniz -başka?- sorusunu tamamen gereksiz ve geçersiz kılardı. Neden bana -başka?- Diye sordunuz. Yoksa asıl canı sıkılan ve merakına yenik düşen siz misiniz?

Eric, hayretten açık kalan ağzını büyük bir çabayla kapattı. Bir gazeteci olarak nasıl böyle bir hata yapabilmişti? Kahretsin! Adam içinden kendi kendine sövmeye devam ederken kâğıda yazmaya başladı.

Beni yakaladın küçük sincap. Söyle bakalım bu kadar güzel cümle kurmayı nereden öğrendin?

Eric, kâğıdı kıza uzatırken dudaklarını aşağı sarkıtıp gözlerini süzdü. Ufaklık, adamın teslimiyetinden keyif almış gibiydi. Yinede nezaketen uzanıp genç adamın omzunu nazikçe sıvazladı.

Eric, karşısındaki bu küçük kızla rolleri değiştirdiklerini hissediyordu. Kız gerçekten az önce uzanıp omzunu sıvazlamıştı değil mi? Genç adam elini burun kemerine götürerek başını sağa sola salladı. “Saçlarımı okşamadığı ve elime bir şeker tutuşturmadığı için şükürler olsun.” Genç adam kendi kendine konuşmaya devam ederken kızın yanıtı naif bir yağmur tanesi gibi kucağına düşüverdi.

Adam, elinde tuttuğu büyük kâğıt parçasının kendi not defterinden olmadığını fark etti. Kız, kendi defterinden yırtmış olmalıydı.

İltifatınız için teşekkür ederim. -Küçük sincap- tabirini de beğendim… Okuma yazmayı öğrenmem diğer insanlara kıyasla biraz daha farklıydı. Ben sağırım ve konuşamıyorum. İlerleyen teknolojinin dahi kar etmediği doğuştan gelen bir rahatsızlık bu. Ancak elbette hastalığım okuma yazma öğrenmeme mani değildi. 4 yaşındayken okumayı 5 yaşındayken de özel bir eğitimle yazmayı öğrendim. Annem harika bir öğretmendi, ancak biraz daha büyüdükten sonra ben daha fazlasını istedim ve profesyonel yardım aldım. Bunun yanı sıra çevremdekiler harika bir çizim yeteneğim olduğunu söylerler. Bu konuda bende hiçbir zaman mütevazı olmayı başaramamışımdır. Resim çizmek kadar çekmeyi ve eski resimleri barındıran galerileri gezmeyi de severim. İnsanları doğal halleriyle resmetmekten hoşlanıyorum. Kameralara bakarak dudak büzülmesinden ya da çeşitli numaralarla samimi bir gülümseme yakalanmaya çalışılmasından çok, insanların belki de kendilerinin bile farkında olmadıkları doğal yönlerini kayıt altına almayı seviyorum. Uçaktaki insanların fotoğraflarını çekmemde bu yüzdendir. Çok nadiren bu kadar çok insana, böylesine doğal bir ortamda belli etmeden yaklaşabilirsiniz… Umarım cevaplarım sizi memnun etmiştir…
Küçük sincap…

Genç adam, kızın uzun cevabının son satırına geldiğinde hayal kırıklığına uğramıştı. Yazı öylesine akıcı ve samimiydi ki Eric, yalın bir kalemden çıkmış, eşsiz bir romanın sayfalarında kaybolduğunu hissetmişti. Bu yüzden son satırları ve imzayı gördüğünde dudaklarında büyük bir hüsranın izlerini taşıyan gülümsemesi oynaşıyordu. Başını kaldırıp, dikkatli gözlerini üzerine dikmiş olan kızla bakıştı. Sağır ve dilsiz olması kızın hayata ve güzelliklere olan ilgisini kaybetmesine sebep olamamıştı. Bu öylesine hazin ve şahane bir mutluluk tablosuydu ki, Eric gözlerine dolan ve bakışlarını buğulandıran gözyaşlarını ancak gözlerini birkaç kez kırpıştırdıktan sonra def edebilmişti.

Küçük sincap yavaşça gülümsedi. Ardından iki elinin başparmaklarıyla dudaklarının kenarına bastırıp yukarıya doğru kaldırdı. Yüzünde yapmacık ama az öncekinden daha büyük bir gülücük oluşmuştu. Eric kızın ne demek istediğini anladı. Küçük sincap kendisine acınmasını istemeyen oldukça onurlu ve olgun bir kızdı. Eric’in kıza karşı duygularında acımaya yer yoktu. Bunu kıza belli etmek için gülümsedi. Bu oldukça büyük, dişlerinin neredeyse tamamını ortaya koyan bir gülümsemeydi ve takdir doluydu. Karşılığında küçük kızın başıyla yaptığı onaylama genç adamın göğsünü kabarttı. Eric çok dikkatle dudaklarını kıpırdattı. “Adın ne?”

Küçük kız, aynı özenle dudaklarını hareket ettirdi. “Sara.”

Eric, şu an işaret dilini bilmeyi her şeyden çok istiyordu. Bu küçük kızla giriştiği ilginç diyalog, uzun zamandan bu yana en çok ilgisini çeken olay olmuştu. Çaresiz, yeniden not defterine sığındı ve kalemi eline alarak hızla yazmaya başladı.

Tanıştığıma çok memnun oldum Sara. İnan bana... Çizdiğin resimleri görebilmeyi ve seninle olan diyaloğumuzu sürdürebilmeyi çok isterim. Bu arada, umarım benim resmimi de çekmişsindir, yoksa kendimi çok yoksun hissederim. Benim adım Eric. Eric Moore. Bir gazeteciyim, hiçbir suç kaydım yok. Çevremde oldukça güvenilir birisi olarak tanınırım. Yanımda horul horul uyuyan bu korkunç adama hakkımda merak ettiklerini teyit ettirebilirim. Kendisi benim en yakın arkadaşım olma ayrıcalığına sahiptir. Aşağıya iletişim bilgilerimi yazıyorum. Dilerim beni kırmazsın…

Eric, notunu tamamlayıp aceleyle kıza uzattı. Uçağın havaalanına iniş yapmasına az bir zaman kalmıştı. Bu süre zarfında kızdan kesin bir onay ve gelecekte görüşeceklerine dair bir umut almak istiyordu. Ah, tam bir yeni yetme gibi davranıyordu ancak ufaklıkla gerçekten iyi anlaşmıştı. Bu sıcak muhabbetin öylece sonlanmasını istemiyordu. Neyse ki kızdan gelen yanıt, Eric’i mutlu edecek kapasitedeydi.

Bende sizinle tanıştığıma çok memnun oldum. Size inanıyorum, sözlerinizin teyite ihtiyacı olduğunu da düşünmüyorum. Aksi takdirde sizinle bu yazışmayı yapıyor olmazdık. Diğer herkes gibi, sizin ve yanınızda uyumakta olan şanslı arkadaşınızın resmini de çektim. İletişim bilgilerinizi kaydettim. Aşağıya kendi bilgilerimi yazıyorum. Amerika’nın hangi eyaletinde oturduğunuzu öğrenebilir miyim? Ben New York’tanım.

Eric kızın iletişim bilgilerini hızlıca kaydederken gülümsüyordu. Çantasından yeni bir not defteri çıkarırken Tyler uyandı. Eric uyku sersemliğini henüz üzerinden atamamış olan arkadaşına ne olduğunu anlatmaya başladı. Tyler’ın yazıştıkları kâğıtları dikkatle okumaya başlaması, genç adamın da bu olaya ilgi duyduğunu gösteriyordu.

Uçak havaalanına inerken iki adamda küçücük bir kızın yazdığı notları endişe ve merakla beklemeye başlar olmuşlardı. Çok kısa zamanda aralarında güzel bir dostluk oluşmuş, üç samimi yürek gerçek bir sevgiyle birbirine bağlanmıştı…
 ------

“Sana çaktırma demiştim!”

“Ne yani? Şimdi suçlu ben mi oldum?”

Tyler eliyle saçlarını karıştırarak hızla yol alan taksinin ön camından, sürekli değişen manzaraya odaklanmaya çalıştı. “Kadın bizim sapık olduğumuzu düşündü!”

“Hayır. Kadın senin sapık olduğunu düşündü.” Eric, arka koltuğa kurulmuş, göğsünde kavuşturduğu kollarıyla son derece umursamaz bir görüntü sergiliyordu. “Nasıl olsa Sara’dan iletişim bilgilerini aldım,” dedi sinirden köpüren arkadaşına. “Annesinin bizi onaylamasına ihtiyacımız yok. Hem Tanrı aşkına, bir insanın beni onaylamaması için ne gibi bir nedeni olabilir ki? Sonuçta kızıyla güzel bir arkadaşlık kurmuştuk.”

Tyler dirseğini oturduğu koltuğun baş kısmına dayayarak hafifçe geriye döndü. “Kadın haklı olarak kızının ne olduğu belirsiz iki adamla muhatap olmasını garipsemiştir. Kızın konuşamadığını da varsayarsak durum oldukça tuhaf.”

“Ama ben ona durumu açıkladım. Yazarak anlaştığımızı, çok akıllı bir kızı olduğunu ve bunun gibi kelimeleri son derece güzel bir dille ifade ettiğime inanıyorum. Kadının kızımdan uzak durun, demesine neden olacak tek kelime dahi etmedim.”

“O bir anne dostum. Anneler çocuklarını dünyaya getirirken ekstra bir savunma mekanızmasına da sahip olurlar.”

“Sen nereden biliyorsun?”

“Bir yerde okumuştum.”

“Şimdi de hamilelik dergilerini mi okuyorsun?”

Tyler tısladı. Evet, yanında oturan taksi şoförünü dahi irkiltecek kadar vahşi bir tıslamaydı bu.

“Neden seninle aynı taksiye bindim ben?”

“Çünkü bana bayılıyorsun.”
******
Bu kadar sinirli olması normal değildi. Elini saçlarının arasından geçirerek kuaförün büyük bir özenle yaptığı modeli bozdu. Hava güzeldi, güneş pencerelerdeki tülleri havalandırıyor şerit şerit düştüğü yerlerde gökkuşağından yollar oluşturuyordu. Fanny, Elena’nın kafesinde oturuyordu. İşlerini yarım bırakmış, açılışı yapılmadan önce kafenin son halini görmek istemişti. Sally ortalarda görünmüyordu, az önce gelen bir telefon yüzünden kendini servis mutfağına kapatmıştı.

Tyler’dan son yaptıkları tuhaf telefon görüşmesinden bu yana haber alamamıştı. Onu merak etmemeliydi. Hiçbir bağları yoktu ama ediyordu işte. Tüm sinirlerini ayağa kaldıran inanılmaz bir güçle merak ediyordu hemde.

“Bana yardımcı olur musun Fanny?”

Elena’nın sesiyle yerinden sıçrayan genç kız, hızla doğruldu. “Elbette. Ne yapmamı istersin?”

“Masaları konumlandırmak için yardımına ihtiyacım var. Sen bu iş için biçilmiş kaftansın.”
Fanny gülümsedi. Ufak tefek, yerinde duramayan kadının peşine takılarak bir yığın masa-sandalye takımının olduğu bölüme doğru yürüdü. Eğer bunların hepsini tek başına yerleştirmeye kalkarsa, bir hafta boyunca kıpırdayacak hali kalmazdı. Aklına gelen fikir üzerine gülümsemesi büyüdü. “Elena?” diye seslendi tatlı bir tavırla. “Bir arkadaşımı yardıma çağırmamın sakıncası var mı?”   


Fanny, eline kâğıt kalemi almış, oturma planı için doğru yerleşimi çizmeye uğraşıyordu. Sally hala servis mutfağındaydı. Beş dakika önce başını kapıdan uzatarak önemli bir dava üzerinde çalıştığını söylemişti. Bu seferki müvekkili biraz gevezeydi anlaşılan.

Genç kız, kafenin kapısının açıldığını bildiren zil sesini duyunca başını kaldırıp baktı. Nick, koltuk altına kaskını almış, gözleriyle çevreyi tarıyordu. Bakışları Fanny’i yakalayınca dişlerini göstererek gülümsedi. Üzerine yapışan dar tişörtle kot pantolonu içersinde, hatrı sayılır bir çekiciliğe sahipti.

“Yine iş başındasın,” dedi adam kafenin içine doğru birkaç adım atarken. Fanny hafifçe gerinip boynunu ve tutulan belini gevşetmeye çalıştı. “Elena’ya yardım ediyorum.”

“Ve bende bu noktada senin yardımcın olacağım sanırım.”

Fanny sırıttı. “Pratik zekânı hep takdir etmişimdir.”

Nick, küçük bir reverans eşliğinde genç kıza çapkın bakışlarını sundu. Doğrulduğunda başı hafifçe yana yatmış dudakları güzel bir gülümsemeyle şekillenmişti. “Sizden kompliman duymak benim için bir onurdur Bayan Talbert.”

“Biliyorum. Ancak Elena’nın enfes kurabiyelerinin tadına bakmak istiyorsak eğer, elimizi çabuk tutmalıyız.”

İki genç, büyük bir uyum içinde, Elena’nın tiz sesiyle verdiği talimatlar eşliğinde, masa ve sandalyeleri uygun bir şekilde konumlandırdılar. Elena, kafesinin barok tarzına uygun olarak etrafa serpiştirilen çiçeklerin önlerinin kapanmasını istemiyordu. Bu yüzden bazı değişiklikler yapmakta sakınca görmedi. Nick, Elena’nın –özellikle kızdığında- tiz çıkan sesi yüzünden kadına yalnızca bir kez itiraz etme gafletinde bulunabilmişti. Bunun karşılığında aldığı cevap o kadar uzun ve kulak tırmalayıcıydı ki adam bir daha ağzını bile açmamıştı. Şimdi kucağında ki büyük masayı az önce aldığı yere geri taşırken sadece gözlerindeki kızgınlığı görebileceği kadar Fanny’le bakışmıştı.

Genç kız, Elena’nın bu kadar zorlu bir kadın olduğunu bilmiyordu ve bu kadar kararsız. Ancak hatasını geçte olsa anlamıştı. Artık Nick’e borçlanmıştı. Borcunu ne şekilde ödeyeceğiyse tamamen Nick’in insafına kalmıştı. Utançtan yanakları kızaran Fanny, beceriksiz hareketlerle sandalyeyi Nick’in yanına taşıdı.

“Üzgünüm, Nick, gerçekten eğer…”

“Üzülme,” dedi adam, sesi biraz keskin çıkmıştı. Fanny gözlerini genç adama dikti. Nick, derin bir soluk aldı. Parmaklarını saçlarının arasından geçirerek kollarındaki kasları ortaya serdi. “Üzülmene değmez. Sadece beni uyarabilirdin.”

“İnan bana Elena’nın bu kadar kararsız olduğunu bilmiyordum. Normalde çok nazik, kibar..” Nick’in kaşlarının ukalaca havaya kalktığını gören Fanny, Elena’ya düzdüğü gereksiz iltifatları noktaladı. “Tamam,” dedi pes etmiş bir ses tonuyla. “Sana borçlandım.”
Nick, bir süre sabit gözlerle kıza baktı. Belli ki az önceki sözlerini kafasında evirip çeviriyordu. “Diyelim ki bana borçlu olduğunu kabul ettim. Borcunu nasıl öderdin?”

 “Makul olduğu sürece, seçimi sana bırakırdım.”

 “Hım, peki, bana yemek yapmanı istesem?”

“Ne?” Fanny adamın garip isteği karşısında şaşkına dönmüştü.

“Bana yemek yapmanı istiyorum. Kendi ellerinle.”

“Sen ciddi misin?”

“Hem de çok.”

Fanny, ellerini beline dayayarak birkaç adım geri çekildi. “Pekâlâ,” dedi kısa bir süre düşündükten sonra. “En kısa sürede bizim eve yemeğe davetlisiniz bayım.” Genç kız net bir gün verememişti. İşlerinin önüne ne gibi engeller çıkaracağını bilemiyordu. Randevularını ayarlayıp Nick’e kesin tarihi söyleyecekti.

Neyse ki Nick harika bir adamdı. Günü belirlemediklerinin farkında değilmiş gibi davrandı. “Sabırsızlanıyorum hanımefendi. Her ihtimale karşı kapıda bir ambulans bekletsem mi?”

“Şansını zorlama Nick!”

“Ups! Tamam.”

Genç kız tatminkâr bir tavırla gülümsedi. Sally ortaya çıkmak için tamda o anı seçmişti.
“Erkekleri dünya üzerinden kaldırmanın bir yolunu biliyor musun Fanny? Çünkü eğer…” Genç kızın sesi Nick’i görünce giderek azaldı ve sonunda tamamen yok oldu.

Fanny, arkadaşının sorusunu “Hayır, bilmiyorum,” diyerek cevapladı. Sally’nin Nick’i gördüğünde yaşadığı şaşkınlığı hala üzerinden atamadığını fark ettiğinde ise sözlerini devam ettirme gereği hissetti. “Eğer böylesine değerli bir formülü bilseydim de, bunu böyle ulu orta açık etmezdim.”

Sally, elindeki telefonu cebine sokuşturup Fanny’nin cevabını duymazdan gelerek aceleyle bir iki adım attı. Geriye doğru… Fanny bu tepkiyi görünce gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. “Siz… sizin burada olduğunuzu bilmiyordum.”

“Fark ettim,” dedi Nick. Fanny’nin aksine, o, gülümsemesini saklama gereği duymamıştı. “Sizi böylesine öfkelendiren erkeği merak ettim şimdi.”

Sally komik bir tavırla ellerini kuş gibi havada salladı. “Boşverin. Önemsiz bir mesele.”

Nick, tek kaşını kaldırdı. “Pekâlâ,” dedi kızı daha fazla utandırmak istemediği için. “Siz öyle diyorsanız…”

Fanny, Sally’nin yanaklarının kızardığını fark edince duruma müdahale etti. Daha önce arkadaşının bu kadar şaşkın ve çaresiz göründüğünü hatırlamıyordu. Dudaklarına ufak bir gülümseme kondurup başını nazikçe mutfağa doğru eğdi. “Eğer bu aldığım Elena’nın kurabiyelerinin kokusuysa az önce bize çektirdiği işkenceyi hemen affedebilirim,” diye mırıldandı.

Nick, omzunu yavaşça kaldırıp indirdi. Bu arada kaslarla bezeli olan kollarını da göğsünde kavuşturmuştu. “Keşke bende şu kurabiyelerin tadına bakabilseydim. Belki o zaman, senin kadar affedici olabilirdim.”

Sally, konudan bir haber olduğu için aralarında geçen konuşmaya anlam verememişti. Bir avukat olarak en nefret ettiği şey habersiz kalmaktı. Biçimli kaşları çatıldı, dudaklarını gerdiği için çenesinin kenarında ufak bir gamze oluşmuştu.

“Biri bana da ne olduğunu anlatacak mı?”

Fanny, elbette en yakın arkadaşına annesini kötüleyemezdi. Zaten ortada büyütülecek bir problemde yoktu. Kurabiyelerinin kokudan oluşturdukları soyut yolu takip etmek için hazırlandı. Ellerini bedenine oturan pantolonunun ceplerine zar zor sıkıştırdı. “Ben mutfağa gidiyorum.” Topuklarının üzerinde keskin bir dönüş yaparak Sally’nin kısılan gözlerinden ve Nick’in afallamış yüzünden hızla uzaklaştı. Onlardan uzağa attığı her bir adımda kendini daha güvende hissediyordu ve daha korkak…


Fanny’nin arkasından bakan iki genç, yalnız kaldıklarında ne yapacaklarını bilemediler bir süre. Sally bir iki kere ayaklarının üzerinde sallandı. “Sanırım,” dedi sonrasında karşısındaki adamın yanında hissettiği telaştan rahatsız olarak. “Bizde Fanny’i takip etmeliyiz.”

BEĞENMENİZ DİLEĞİYLE. KEYİFLİ OKUMALAR...

21 Temmuz 2014 Pazartesi

DEJA-VU; 36.BÖLÜM

    Tyler yattığı yerde sürekli kıpırdanıp durduğu için beynine uyuma komutunu veremiyordu bir türlü. Aklı Eric’in sözlerindeydi. Gece yatmadan önce aynanın karşısına geçip Eric’in sözünü ettiği beyaz telleri aramakla geçirmişti birkaç değerli dakikasını. Tabii ki zihnini meşgul eden asıl konu bu değildi ama beyaz saçlarda insanı çok huzurlu hissettirmiyordu doğrusu.

Arkadaşı bunu sinir bozucu bir tavırla hatırlatmış olsa da zamanın akıp gittiği doğruydu ve belli bir yaştan sonra, geçen zaman insana çokta iyi davranmıyordu. Genç adam artık hayatını sevdiği, güvendiği ve duygularına karşılık alabileceği biriyle geçirmek istiyordu. Çocuk istiyordu, bir oda dolusu olmasa da, hayatını güneşlendirecek minik bir bebek yaşamını daha anlamlı kılacaktı. Yaşlandığında ise sevdiği kadınla beraber verandalarında oturup batan güneşi seyretmek, buruşuk yanaklarını torunlarının öpücükleriyle ısıtmak istiyordu. O veranda da yanında oturmasını istediği kişi Fanny’di. Tüm bu evlilik fikrinin odak noktasında, hayallerinin tam da başköşesinde Fanny yer alıyordu. Tyler, hayatının anlamını bulmuştu bunu daha fazla inkâr etmenin ya da kaçınılmaz olanı geciktirmenin anlamı yoktu.

Eli, kucağında duran ve Fanny’nin numarasının ekranda yer aldığı telefonuna gitti. Saat sabahın beşiydi. New York’ta saat 11 olmalıydı. Fanny muhtemelen işinin başına geçmiş, görevini doğru dürüst yapmayanlara çıkışmakla meşguldu. Genç adam son anda biraz daha beklemeye karar verdi. Zorla da olsa beynine verdiği emirlerin ışığında telefonu başucundaki komodine bırakıp yastığına iki eliyle birden sarıldı. Dudaklarında oynaşan gülümseme kahkahaya dönüştüğünde neden güldüğü hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Aşkın güzelliği de buydu işte. Sabaha kadar uykusuz kalsanız dahi, sonunda uykuya daldığınızda, dudaklarınızda güzel bir gülücüğün izleri oluyordu.

******

Fanny, Tyler’ın sandığının aksine çalışanlarına çıkışmakla değil onların tebriklerini gülümseyen bir yüzle kabul etmekle meşguldü.

 “Bu ödülü hak etmiştiniz efendim, tebrikler.”

“Hepimiz hak etmiştik Bay Stan. Teşekkürler.”

Fanny, toplantı salonundan çıkıp odasına giderken birkaç çalışanla daha ayaküstü sohbet etti. Dün gece geç saatlere kadar süren ödül gecesinden dolayı zaten yorgundu ve aklı dünden bu yana haber alamadığı Tyler’daydı. Birkaç kez türlü bahanelerle adamı aramayı aklından geçirmişti ancak gururuna yenik düşüp sonunda telefona uzanan elini durdurmuştu.

  Odasına sığındığında olduğu yerde kalakaldı. “Bay Martin?”

 “Merhaba Bayan Fanny.”

 Genç kız, bu adamdan bir süredir başarıyla kaçıyordu. Odasına hangi cüretle girebilmişti? Sekreteri hangi cehennemdeydi?

         Kız tedirginliğine rağmen masasına ulaşıp adamla arasına güvenli bir mesafe koydu. “Neden burada olduğunuzu sorabilir miyim?”

     “Şaşırdınız değil mi?”

     “Aslına bakarsanız evet. Hala soruma cevap vermediniz.”

  Adam elini ceketinin iç cebine uzatıp iki tane kâğıt parçası çıkarınca Fanny kaşlarını kaldırdı. “Benimle sinemaya gelir misiniz?”

“Efendim?”

   Martin sırnaşık bir tavırla gülümsedi. “Bu kadar şaşırırsanız kalbimi kırarsınız ama. Ne diyorsunuz?”

 “Bakın Bay Martin!” Fanny biraz duraksayıp nefesini ve sinirlerini kontrol altında tutmaya çalıştı. “Sizinle sinemaya veya başka bir yere gelmek istemiyorum. Umarım kalbiniz kırılmaz çünkü ben bu tarz aktivitelere yalnızca ailemle birlikte giderim.” Bu tamamen doğru değildi elbette. Fanny bazen Nick ve eski sınıf arkadaşlarından bazılarıyla sinemaya, tiyatroya ya da çeşitli gösterilere gidiyordu. Fakat bu adamdan uygun bir dille kurtulabilmesi için tek çaresi yalana başvurmaktı.

         “Ah…” Martin’in ses tonu hayal kırıklığıyla doluydu. “Bu kötü oldu Bayan Fanny,” diye mırıldandı. “Gerçekten çok, çok kötü oldu.”

         Tuhaf sözlerinin ardından Martin hızlı adımlarla odayı terk etti. Fanny hafifçe ürperdi. Bu adamda rahatsız edici bir elektrik vardı. Az önceki mırıltıları da neydi öyle? Genç kız kızgınlıkla masasındaki telefona sarıldı. Sekreter masasından anında yanıt geldi.
“Bayan Fanny?”

“Hemen odama gelin!”

Fanny sabırsız bir tavırla masasında otururken sekreteri içeri girdi. Kadının telaşı, kızarmış yüzünden hareketlerine kadar, bütün vücudunu esir almıştı. Fanny bu sahneyi görünce sinirlerini biraz törpüledi. İnsanları korkutmaktan ya da endişelendirmekten hoşlanmıyordu.

“Benim haberim olmadan bu odaya kimseye almamanız gerektiğini size söyledim mi, söylemedim mi?”

“Şey… Söylediniz efendim. Ben Bay Martin’in içeri girdiğini fark etmedim. İhtiyaç molası vermiştim o sırada girmiş olmalı. İnanın bilseydim…”

Fanny elini yukarı kaldırarak kadının daha fazla açıklama yapmasına engel oldu. Bu adam kendisine ulaşmak için bilerek sekreterinin olmadığı bir anı seçmiş olabilir miydi? Hayır, dedi kendi kendine. Paranoya yapıyorsun.

“Çıkabilirsin.”

Kadın ikiletmeden genç kızın söylediğini yaptı. Fanny elleriyle alnını ovuşturmaya başladı. İki gündür sinirlerine hâkim olmakta güçlük çekiyordu. Bunun kesinlikle Tyler’ı görememesiyle bir ilgisi yoktu. O adamın şu anda aklında ne işi olduğunu dahi bilmiyordu. Sandalyesini geriye iterek yerinden hızla doğruldu. Acilen bir projeye ihtiyacı vardı. Babası geçen seferki arsa fiyaskosundan sonra Fanny’den biraz dinlenmesini rica etmişti. Ancak elbette bu genç kızın yapmak istediği en son şeydi. Gelişinden daha da hızlı adımlarla ofisini terk etti. Sekreterine göz ucuyla baktığında yerinde oturduğunu ve temkinli bakışlarla kendisini süzdüğünü gördü. “Matt’in yanına gidiyorum. Birisi sorarsa yarım saat içinde geleceğimi söylersin.”

“Peki efendim.”

Genç kız en iyi anlaştığı mimarın yanına giderken güzel bir projenin karşısına çıkması için dua etmeye başladı…

“Dubai’den mi?”

“Evet, bu akşam gelecekler. Oldukça zengin olduklarını eklememe gerek yok sanırım. Büyük bir otel inşa ettirmek istiyorlar. Bunun içinde biz seçildik.”

“Projede bende yer alacağım.”

“Evet, bugün bir toplantı yapıp bu konuyu sizinle konuşacaktık zaten. Siz olmadan bu projenin altından kalkamayız.”

Genç kız gülümsedi. “Elbette kalkabilirsiniz fakat böyle düşünmen güzel.”

Karşılık olarak Matt’de gülümseyince genç kız karşısındaki yüze alıcı gözüyle baktı. Adam, kumral saçları, bembeyaz dişleri, hafif yanık teni ve mavi gözleriyle kapak mankenlerini andırıyordu. Ancak Fanny’nin kalbinde dostça duyguların haricinde herhangi bir his yoktu. Aslında bu mavi gözlerin yerine, yakıcı yeşil gözleri tercih ederdi ve o gözlerin kendisine bakarken hayranlık ve saygıyla beraber kısılmasını. Bazende alaycı bir tavırla parıldamasını… Ah, topla kendini Fanny.

“Evet, hepsi bu kadar sanırım. Bir saat içinde toplantıda görüşürüz.”

“Görüşürüz efendim.”

Genç kız sonunda dikkatini dağıtacak bir proje bulmuştu. Yaramaz bir çocuk misali aklına sızıp duran yeşil gözleri başını sallayarak zihninden uzaklaştırdı. Neredeydi bu adam ve neden en son yaptıkları tuhaf telefon konuşmasından sonra bir daha aramamıştı?

“Adi herif…” Fanny yüksek sesle dile getirdiği hakaretin rahatlatıcı etkisiyle çenesini biraz yukarı kaldırdı. Önündeki toplantıya hazırlanmak için odasına girdiğinde Tyler’ı ve beraberindeki düşünceleri bir sandığa kilitleyip üzerine oturmuştu. Evet, hayat böyle daha güzeldi…

“Nerelerdesin sen?”

Genç kız karşı taraftaki kızgın ve tiz sesi duyunca telefonu kulağından biraz uzaklaştırdı. “Merhaba canım arkadaşım, nasılsın?”

Arkadaşım mış, kaç gündür beni ihmal ediyorsun.”

“Özür dilerim. Gerçekten Sally, çok üzgünüm. Bir türlü seninle buluşacak zaman bulamadım. Ama eğer vaktin varsa, her zamanki kafede seninle hasret gidermeyi istiyorum.”

Karşı taraftan bir süre ses çıkmadı. “Tamam,” dedi kız sonra. Sesi yumuşamıştı. “Ne zaman?”

“Hemen. Ben şimdi kafenin önüne park ettim.”

“Bende birazdan orada olurum.”

Fanny içindeki suçluluk duygusuyla dudağını sertçe ısırdı. Arkadaşını ihmal etmişti. Bunun hiçbir mantıklı savunması olamazdı. Aracından çıkıp kapısını hızla çarptı. Sally’nin gönlünü bir şekilde almalıydı. Kafeye girip yerine oturduğunda hala arkadaşına kendini nasıl affettirebileceğini düşünüyordu. Aklına bir fikir gelmeyince omuzlarını silkip kaderini zamanın ellerine bırakmaya karar verdi. Nasıl olsa o, bir şekilde her şeyi yoluna koyardı…

Sally uzun saçlarını savurarak yanına geldiğinde Fanny endişeyle önünde duran kahve fincanına bakıyordu.

“Merhaba,” dedi çekingen bir sesle.

Arkadaşının çatık olan kaşları ağır ağır düzleşti. Alnının ortasındaki kırışıklıklarda bu sayede yok olmuştu. “Merhaba benim kaçak arkadaşım.”

Selamlaması o kadar sevgi doluydu ki Fanny heyecanla kızın boynuna sarıldı. “Seni sevdiğimi biliyorsun değil mi?”

“Elbette biliyorum, fakat bunu kalabalık ortamlarda yüksek sesle dile getirmesen iyi olur.”

Genç kız kıkırdadı. “Hadi oturalım. Aç mısın?”

“Evet, hemde çok.”

Siparişlerini almak üzere yanlarına gelen garsondan masayı güzelce donatmasını istediler. Alacakları kalorileri bir seferlik umursamamaya karar vermişlerdi.

Sally eliyle saçlarını arkasına savururken tek kaşını soran bir ifadeyle kaldırdı. “Bana nerelerde olduğunu anlatacak mısın?”

Fanny boğazını temizledi. Bir yandan da nereden başlayacağını düşünüyordu. “Aslında buralardaydım. Ancak birkaç sorun üst üste geldi ve ben kendimi işe verdim. Evet, net olursak benden haber alamamanın suçlusu işim.”

“İşinin patronu sen değil misin?”

“Teknik olarak evet. Ancak teoriye bakacak olursan tam tersi.”

Sally, masaya ellerini yerleştirip bakışlarını Fanny’e dikti. “Tamam, sen kimsin ve benim aklı başında arkadaşıma ne yaptın? Genelde saçmalayan taraf ben olurdum, bu durumdan da oldukça memnundum!”

Fanny dudaklarını büzdü. “Az önce bana iltifat ettiğinin ve genelde saçmaladığını kabul ettiğinin farkında mısın?”

“Şu an farkına varıyorum. Peki sen şu anda ne kadar saçma bir konuşma içinde olduğumuzun farkında mısın?”

“Kendi adıma bu ithamı kabul etmiyorum.”

Sally homurdandı. Fanny keyiflendi. “Görüşmeyeli sen neler yaptın?”

Sally omuzlarını düşürdü. “Davalarım her zamankinden daha sıkıcıydı. Boş zamanlarımda anneme kafeyi yeniden dizayn etmesinde yardımcı oldum. Erkek arkadaşımdan ayrıldığım için mutsuzum ve yeni bir aşk için sonuna kadar açtığım kalp kapılarım yüzünden, cereyandan öleceğim.”

“Nick seni aramadı mı? Bizim evde telefon numaralarınızı paylaştığınızı görmüştüm.”

“Nick’in aklına bile geldiğimi sanmıyorum. Eğer kuruntulu bir tip olsam adamın gey olduğunu söylerdim.”

“Değil.”

“Ne?”

“Nick, Gey değil.”

Sally yavaşça gülümsedi. “Sen nereden biliyorsun?”

Fanny boğazını temizleyerek yüzüne hücum eden kanı yavaşlatmaya çalıştı. “Bir keresinde… Laf arasında geçmişti.”

“Hım…”

Hım ne?”

“Yok bir şey. Bir adamın, gey değilim, deme ihtiyacını hissettiği konuşmanın içeriğini merak ettim sadece. Sen beni Nick’e ayarlamaya çalışırken, o bunu istememiş ve sende bir tartışma sonucunda gey olup olmadığını sormuş olabilir misin?”

“Tabii ki olamam. Nesin sen? Fantastik roman yazarı mı?” Tanrım, yalan söylemede zaman geçtikçe daha iyi olduğunu hissediyordu Fanny. Bu, elbette bir övünç kaynağı olmamalıydı ama az önceki gibi zor zamanlar için yedekte böyle bir kabiliyetin olması işe yarıyordu işte.

Garsonlar masayı hem görüntüleri hem de lezzetleri güzel olan yemeklerle donatırken iki arkadaş sessizliğe büründüler. Çalışanların tecrübeyle kazandıkları el çabuklukları ve titiz servis açma çabaları sonucu, az önce sıradan olan masa şimdi çiçek bahçesini andırıyordu.

Sally parmaklarının iç tarafını masanın kenarlarına dayamış vücudunu geride tutarken iri iri açılmış gözlerini ve burnunu masanın ortasındaki tatlı tabağına yanaştırmıştı. “Benim gördüklerimi sende görüyor musun?” diye fısıldadı. Gülümseyerek yanlarından ayrılan garsonların farkında değildi.

Fanny dikkatle eğilerek Sally’nin gözlerini diktiği yere odaklandı. “Neyi görüyor muyum?” diye sordu arkadaşının kullandığı fısıltılı sesle.

“Tabaktaki tatlı çeşitlerini... O asil duruşlarını, üzerlerini beyaz bir gelinlik misali kaplayan beyaz kremayı ve nazlı bir çiçek gibi sağa sola serpiştirilen meyve taneciklerini. Benim için mutluluğun tanımı bu işte!”

Fanny tabağa biraz daha dikkatle baktı. Sally’nin trans halinden bir parça da olsa etkilenmiş ve gözüne sıradan görünen tabaktaki şiirselliği fark edemediği için şaşkına dönmüştü. “O beyaz gelinlik diye tabir ettiğin krema ve nazlı çiçekler gibi serpiştirilen meyve tanecikleri kaç kalori, haberin var mı senin?”

Sally başını hiç kaldırmadan gözlerini Fanny’e dikti. Biraz… Korkutucu görünüyordu ve küskün. “Elbette haberim var, ancak senin hatırına bugün diyetimi bozmayı düşünüyordum.”

Fanny siparişlerini vermeden önce yaptıkları konuşmayı hatırladı. “Ah, evet bu gün kalorileri boş verecektik.”

“Ben bunu hiç çaba sarf etmeden başardım. Peki, sen ne zaman bana katılacaksın.”


Fanny gülümsedi. Eline çatalını alıp masanın ortasında ki tatlı tabağına daldırdı. Ağzına büyükçe bir çilek tanesini atarken gözlerini yummuştu. “Hımm,” dedi kendinden geçmiş bir halde. “Bu, sana katıldığımı gösterir mi?”