25 Aralık 2013 Çarşamba

DEJA-VU; 32.BÖLÜM

Fanny gecenin etkilerini sabah kalktığında da üzerinde hissetti. Başı ağrıyor, gözleri hiç uyumamış gibi batıyor ve ısırdığı yanağı acıyla sızlıyordu. Eliyle başını ovalayarak banyoya girdi. Güzel bir duş alıp saçlarını kuruttu. Fön makinesiyle hiçbir teli atlamadan, zorlu bir uğraş vererek saçlarını dümdüz etti. Giysi dolabını açarak, bir süre ne giyeceğini düşündü. Siyah bir takım elbisede karar kılıp, yüksek yakalı beyaz bir gömlek ve siyah topuklu ayakkabıyla kombinini tamamladı. Bu gün, içinden ciddi giyinmek gelmişti, ruh halinin bunda ne kadar etkisi olduğunu sorgulamadı. Fönlediği saçlarını sıkı bir topuzla ensesinde topladı. Gözlerine yoğun, siyah bir makyaj yapıp dudaklarını hafifçe renklendirdi. İş kadınıyla, kapak kızı arasındaki o ince çizgiyi aşmamaya çalışıyordu.

Gece kapattığı telefonunu açıp bilgisayar çantasını eline aldı. Etrafına son kez göz atarak odasından çıktı. Aşağı inerken unuttuğu bir şey olup olmadığını kontrol ediyordu zihninde. O sırada evin arka tarafından yaklaşan Alanis’le göz göze geldi.

“Günaydın,” dedi kadın fazla neşeli bir sesle.

“Günaydın.”

Fanny başka kelimeye yer vermeyecek şekilde yanıtlamıştı Madam’ı. Kahvaltı yapılan salona girdiğinde tüm dikkatini kardeşinin gülümseyen, yakışıklı yüzüne verdi. “Günaydın,” dedi gülümsemeye çalışarak. “Afiyet olsun Marco.”

Masaya yaklaştığında kendi sandalyesinin olduğu taraftaki servis tabağından birkaç çatal omlet aldı. “Sana da günaydın.” Fanny kardeşinin ses tonundaki tuhaflığı fark ettiğinde peçeteyle ağzının kenarlarını temizliyordu.

“Bir sorun mu var?” diye sordu. Masadan uzaklaşıp kardeşinin gözlerine dikti gözlerini. “Niye öyle bakıyorsun Marco?”

Genç adamın yüzünde hınzır bir gülümseme vardı. “Hiç,” dedi omzunu silkerken. “Bu gün çok ciddi görünüyorsun da.”

“Ben her zaman ciddi görünürüm evlat,” dedi Fanny. Marco keyfini bir nebzede olsa yerine getirmişti. Babasının rahatsız edici varlığının fazlasıyla farkındaydı, yinede ısrarla adamla göz göze gelmedi.

“Sen bana evlat mı dedin?” diye sordu Marco. Gözlerinde sahte dehşet pırıltıları dolanıyordu. “Bu gün doğum günün de ben mi bilmiyorum?” diye sordu.

Fanny soru karşısında afalladı. “Elbette bu gün doğum günüm değil seni velet. Neden sordun?”

“Ve şimdi de velet,” dedi çocuk düşünceli bir sesle. Daha çok kendi kendine konuşur gibiydi.

“Marco!” dedi Fanny uyaran bir tonla.

Çocuk derin bir nefes alarak dirseklerini masaya dayadı. Biçimli çenesini eline almış kısık gözlerle ablasını süzüyordu. “Orta yaş krizine girmiş gibi davranıyorsun da,” diye mırıldandı. “O yüzden doğum günün olup olmadığını merak ettim.”

Fanny dudağını ısırıp gülmemeye çalıştı. “O dediğin krizi yaşamam için daha birkaç yıl geçmesi gerekiyor, bu arada bilmem farkında mısın ama yaz mevsiminin başlarındayız ve benim doğum günüm Kasım ayında.”

“Ve sen bu güzelim yaz gününde siyah takım elbiseyle işe gidiyorsun.”

Fanny hiç bu açıdan düşünmemişti. “Bu gün canım bunu giymek istedi,” dedi. Başını eğip kendini süzme isteğine karşı koymaya çalışıyordu. Aynada kıyafetine baktığında renklerin mevsime uyup uymayacağını düşünmemişti bile.

“Belki de size daha renkli bir elbise seçmeme izin vermelisiniz Bayan Fanny.”

Fanny, Madam’ın tam arkasında durduğunu fark etmemişti. Bu yüzden bariz bir irkilmeyle durumdan hoşnut olmadığını belli etti. “Gerek yok,” dedi duygusuz bir sesle. “Beş yaşından bu yana kıyafetlerimi kendim seçebiliyorum.”

Sözlerinin salondaki tüm ılıman havayı dağıtması üzerine, Fanny meydan okuyan gözlerle babasına baktı. Alvin’in, sinirlerinin bozulduğunu ifade etmesini bekledi. Bu ifade yoluyla şimdi daha büyük bir metanetle başa çıkabilirdi. Dün gece o kadar afallamıştı ki, ne yapacağını bilememiş, gece boyunca sinirden ve üzüntüden kendi kendine işkence etmişti. Ancak durum şimdi farklıydı, Fanny dünkü çocuk değildi. Bu yüzden babasının ikinci bir kez şiddete başvurmasına müsaade etmeyecekti. Gözlerini dikmiş Alvin’e bakarken, adam gülümsemeye başlayınca Fanny bocaladı.

“Küçücük bir kızken annenle kıyafet kavgası yaptığını hatırlıyorum,” dedi Alvin. Yüzündeki sinir bozucu -zoraki olduğu belli olan- gülümseme hala konumunu koruyordu. “Daha o zamandan, ne kadar inatçı bir kız olduğunu belli etmiştin.”

Alvin’in bakışları konuşurken sürekli arkasında bir noktaya kaydığı için, Fanny babasının, gözlerine bakamadığını var saydı. Ancak durum tahmin ettiği gibi değildi. “O zamanlar bana haddimi bildirmeliymişsiniz öyleyse,” dedi kızgın olduğunu düşündüğü bir ses tonuyla. Oysa kelimeleri buram buram kırgınlık kokuyordu. “Etkili yöntemlerinizle erkenden tanışmam daha iyi olurdu.”

“Babamla neden resmi konuşuyorsun?” Marco’nun olanlara anlam veremediği, sorduğu sorunun saçmalığından belli oluyordu.

“Böylesinin daha iyi olduğuna karar verdim,” dedi Fanny. “Nasıl konuşmam gerektiğini öğrenmem için koca bir gece vardı önümde. Bende bunu en iyi şekilde değerlendirdim.”

Kız, yanıtı kardeşine verse de, bakışlarını babasının gözlerinden ayırmamıştı.

“Kes şunu Fanny!” dedi Marco. Ayağa kalkmış hızlı adımlarla ablasına yaklaşıyordu. “Neler olduğunu bilmeyen bir tek ben varım sanırım. Hanginiz anlatmak istersiniz?”

“Benim işim var,” dedi Fanny kaçamak bir tavırla. “Hoşça kal Marco.”

Kardeşinin itirazlarını umursamadan kendini evden dışarı attı. Temiz hava ciğerlerine dolarken adımlarını sakinleştirdi. Garajını açarak arabasına bindi. Bilgisayar çantasını yolcu koltuğuna koyduğunda, dolan gözlerine lanet etti. İki gündür devreleri yanmış gibi davranıyordu. Tamir olmak için ihtiyacı olan tek şey çalışmaktı. Başka bir şey düşünemeyinceye, yaşadıklarını unutuncaya ve sinirlerini alt edinceye kadar çalışmalıydı. Yoksa günleri hem kendisine, hem de ailesine zehir edecekti…

****** 


Beni özledin mi?” Eric başını onaylamaz bir tavırla iki yana salladı. “Senin acilen bir sevgiliye ihtiyacın var dostum.”

Tyler, Eric’in bavullarını aracının bagajına yerleştirdikten sonra gülümsemesini bastırmaya çalışarak sürücü koltuğuna oturdu. Eric yanında yerini alınca emniyet kemerlerini takıp yola çıktılar.

“O konuda çalışmalarım sürüyor,” diye mırıldandı genç adam. “Ancak kızın pek istekli olduğunu söyleyemeyeceğim.”

Eric’in dudakları “Cık, cık,” derken tuhaf bir hal aldı. “Ne yani, sen şimdi bana o meşhur cazibenin, Fanny’nin üzerinde işe yaramadığını mı söylüyorsun?”

“Tam olarak bu kelimeleri kullanmamış olsam da, evet.”

“Vovv! Dostum bu anlar tarihe geçmeye değer.”

Tyler gözlerini devirdi. “Senin işler nasıl gitti?” diye sordu konuyu değiştirmek adına. “Röportajını yapabildin mi?”

Eric tuhaf sesler çıkararak homurdanınca Tyler şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. “Ne demeye çalışıyorsan bizim dilimizi kullan. Sizin gezegenin lisanına aşinalığım yok.”

Sert bir yumruk darbesi omzunu adeta yamultunca Tyler inledi. “Araba kullanıyorum!” diye bağırdı genç adam. “Ölmemizi mi istiyorsun?”

“Araba kullanırken dikkatinin çok çabuk dağıldığını söyleyen oldu mu sana?”

“Ukalalığına alıştım da, konuyu değiştirmek istemeni anlayamıyorum,” dedi Tyler. “Röportajı yaptın mı yapmadın mı?”

“Yaptım.”

“Pekâlâ, nasıl birisiydi şu yatırımcı?”

“Bu sorunun geleceğini biliyordum,” diye söylendi Eric. Homurtularına engel olamıyordu. “Çok klişe bir insan olduğunu biliyor muydun?”

“Cevap verirken bunları biliyor muydunuz, kısmını atlarsan sevinirim Eric.”

“Anlamadığın bir şey var dostum, benim hayattaki yegâne amacım seni sevindirmek falan değil.”

Tyler aracı hızlı bir manevrayla yol kenarına çekerek durdurdu. “Tamam,” dedi bir çocukla konuşurmuş gibi. “Söylemek istemediğin şey ne?”

“Röportaj yaptığım adam bir eş cinseldi ve benden hoşlandı.”

Eric’in bir çırpıda söylediği kelimeler Tyler’ın zihnini birkaç dakika boyunca meşgul etti. Sonunda, olayın ciddiyetini anlayınca genç adam kahkahayı koyuverdi.

“Kes gülmeyi!”

Tyler istese de kendini tutamıyordu. “Ah zavallı Eric,” diye mırıldandı gülüşünün arasında. “Yoksa seni taciz mi etti?”

“O kadar da değil.”

Eric’in suratı öylesine kızardı ki Tyler durdurmaya çalıştığı kahkahaları üzerinde ki hakimiyetini tamamıyla kaybetti.

Eric arkadaşını nasıl susturacağını biliyordu. “Helen’e ne zaman gidiyoruz?” diye sordu dişlerini sıkarken.

Tyler gülmeyi kesti ama dudaklarındaki ince gülümsemeyi yok etmeye şu anda kimsenin gücü yetemezdi. “En yakın zamanda.”

Eric’in beklediği yanıt bu değildi. “İşte bu tuhaftı,” dedi şüpheci bir ses tonuyla. “Neler döndüğü anlatacak mısın bana?”

“Benim anlatacak bir şeyim yok. Ama sanırım Helen’in var.”

“Tamam,” dedi Eric. “Bu akşam gidelim öyleyse Helen’e.”

“Bende öyle düşünmüştüm. Bu arada bir misafirimiz de olacak.”

“Kim?”

“Fanny.”

Eric daha ne kadar şaşırabileceğini düşünürken açık kalan ağzını kapattı. “Önce arabanı değiştiriyorsun, sonra Helen’e gitmeye can atıyorsun ve bana tekme atan kızla birlikte yemek yememi istiyorsun. Sen aklını mı yitirdin?”

Tyler gülümsedi. “Bu kadar abartmana gerek yok dostum. Her şeyi oluruna bırak.”

“Ve bunu bana muhasebecisiyle ufak bir sorun yaşadığı için bütün hesaplarını didik didik ettiren adam söylüyor.”

“Hey! Ben parayı sokaktan toplamıyorum. Tabii ki işlerimi birinci elden kontrol edeceğim.”

“Kimse parayı sokaktan toplamıyor dostum ancak ikimizde işleri oluruna bırakmak konusunda pek iyi sayılmayız.”

“Haklısın. Sanırım…”

“Tabii ki haklıyım! Ben her zaman haklıyımdır.”

“Hı hı.”

“Ciddiyim!”

“Ne yazık ki biliyorum.”

“Tyler?”

“Efendim?”

“Kapa çeneni.”



Tyler, Eric’i evine bıraktıktan sonra, arabasını kendi evine doğru sürdü. Her ne kadar birlikte geçirdikleri zamanın yarısından fazlasını laf dalaşı yaparak ziyan etseler de, Eric’i ve varlığını yanında hissetmeyi seviyordu. Bu sapıkça bir sevgi değildi, tamamıyla dostane duygular besliyordu arkadaşına karşı.

Genç adamın dudaklarından bir homurtu kaçtı. Kendi düşünceleriyle bile savaş halindeyken kitabını nasıl tamamlayacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. Yayın evlerinden gelen talepler azalmamıştı ancak genç adam kimsenin beklentilerine yanıt verecek, ya da uzun soluklu toplantılarda vakit geçirecek durumda değildi. Dikkatini tamamıyla Fanny’e vermeyi istiyordu. Kızın, kendisinde uyandırdığı duygular farklıydı. Daha önce hissettiklerine hiç benzemiyordu. Genç adam bu yüzden kalbinin sesini dinleyip adımlarını o doğrultuda atacaktı. Mantığın aşkla aynı yerde barınamayacağını uzun zaman önce tecrübe etmişti.

Evine vardığında hızla aracından inerek aralık olan kapıdan içeri girdi. Brenda’ya seslenmek üzereyken elektrik süpürgesinin sesiyle irkildi. Belli ki kız temizlik yapıyordu, Tyler bu yüzden, hizmetliye rahatsızlık vermek istemedi. Odasına yönelerek merdivenleri üçer beşer tırmandı. Üzerindeki kıyafetleri çıkarıp yatağın üzerine fırlatırken dudaklarında neşeli bir şarkı cirit atıyordu. Dolabının önünde durup ne giyeceğine karar vermeye çalışırken Paris’e ufak bir yolculuk yapması gerektiğini anladı. Eric’i hava alanından almadan önce de ofisine uğramış ve birçok belgenin eksik olduğunu fark etmişti. Genelde çalışmalarını evinden yönetse de kitabı yazıp, yayınlayacağı vakit bir ofise ihtiyacı olacaktı. Bu nedenle Amerika’ya gelir gelmez ilk işi kendine ferah ve güzel manzaralı bir çalışma mekânı bulmak olmuştu.

Fanny’le samimiyeti ilerletmişken Ülke’den kısa süreliğine de olsa ayrılmak gelmiyordu içinden. Ancak bu yolculuğu yapmak zorundaydı. Fanny’e Paris yolculuğunda yanında olmasını teklif etse ne derdi acaba. Muhtemelen sağ kroşesiyle sağlam bir yanıt verirdi genç adama. Tyler sırıttı. Yinede bu riski almaya değeceğini düşünüyordu. Uygun bir fırsatını bulursa bu soruyu Fanny’e sormayı, zihninin bir köşesine yazdı. Ne olur ne olmaz diyede kendini kızın vereceği her türlü yanıta, ruhen hazırlamaya çalıştı…


Genç adam Fanny’nin evinin önünde beklemeye henüz başlamıştı ki, Malikâne’nin dev kapısı açıldı ve son derece gösterişli bir araç, bahçeden yavaşça dışarı çıktı. Kız dakikti, Tyler bu özelliği her erkek gibi takdire şayan bulmuştu. Koltuğunda biraz öne eğilerek kornaya bastı. Fanny’le göz göze geldiğine gülümsedi. Kızdan karşılık alıp alamadığını bilmiyordu, çünkü çalışır vaziyette duran aracının yola koyulması için gaza çoktan basmıştı. Usta bir manevrayla Fanny’nin önüne geçerek ana yola çıktı. Kızın, bu hareketi yüzünden ne kadar sinirlendiğini ancak tahmin edebilirdi. Neyse ki yanıtını da, çok geçmeden yanından hızla geçen Fanny’nin sert kornasıyla almıştı.

Kahkahasını dizginleyip tek eliyle emniyet kemerini bağladı. Aracın gazına biraz daha yüklenerek Fanny’e yetişti. Arabasını daha bu gün almıştı. Fanny’le yapacağı ufak yarışla aracın kapasitesini de birinci elden test etmiş olacaktı. Fanny’nin kullandığı araç, genç adamınkinden daha üstün bir modeldi. Ancak Tyler’ın pes etmeye niyeti yoktu.

İki genç Helen’in çakıl taşlarıyla döşeli ev yoluna kadar yarıştılar. Çoğu zaman Fanny önde olsa da, genç adam son anda ani bir atak yaparak kızı boş anında yakalamış ve yarışı az bir burun farkıyla kazanmıştı.

Tyler aracından indiğinde, Fanny’nin açık olan camından homurdanmalarını duyabiliyordu. “Adi herif!” Genç adam ağır adımlarla, varlığını belli etmemeye çalışarak kızın aracının camına yaklaştı. Fanny ellerini direksiyona dayamış, başını da öne eğmişti. “Bu hiç adil değil!”

Kızın sinirini gören genç adam daha fazla dayanamadı. “Bu yaşta bu sinir,” dedi ayıplarcasına. “Gerçekten çok zararlı olabilir.”

Fanny sesi duyar duymaz başını kaldırmış çatılan kaşlarıyla genç adamı aşağılarcasına incelemeye almıştı. “En azından ben adil yarışıyorum Moore,” dedi genç kız alayla. “Bu yüzden hayatım boyunca hiç vicdan azabı çekmedim.”

Tyler atılan taşın ağırlığı altında ezilmemek için ellerini arabanın tepesine yaslayıp kıza doğru yaklaştı. “Senin adına sevindim,” dedi sesini alçaltarak. “Her hangi bir nedenden ötürü azap çekmeni istemem doğrusu.”

“Gerçekten mi?” diye sordu kız. Bir ses tonu ancak bu kadar çok anlam ifade edebilirdi. “Bu ne kişilik karmaşası böyle Moore. Karakterinin çeşitliliğine yetişmeye çalışırken başım dönüyor.”

“Benim kollarıma bayılabilirsin.”

“Ben asla bayılmam. Hele yakınlarımda sen varsan, asla!”

“Ah anlıyorum.” Tyler tatlı atışmalarından o kadar çok keyif alıyordu ki kapının önüne çıkıp kendilerini izlemeye başlayan Helen ve Eric’ten haberdar bile değildi. “Elbette benim yakınlarımdayken kendinde olmak istersin. Kim benimle geçireceği zamanı ziyan etmek ister ki?”

“Ben!” diye atıldı Fanny. “Ben senin şu sinir bozucu konuşmalarına maruz kalmamak için her şeyi yapabilirim.”

“Az önce benim yakınlarımdayken bayılmayacağını iddia eden sen değil miydin? Yoksa müthiş ikna yeteneğim kollarıma kurulmaya karar vermene yetti mi?”

“Sen beni ancak, olası cinayetini kurgulamaya ikna edebilirsin.”

“Kendi ölümümü kurgulayacak olsaydım bunun için senin yardımına ihtiyaç duymazdım.”

“Bende seni öldürmeyi planlasaydım bunun için yardım almazdım.”

Tyler dudaklarını sıkıp ifadesini zorla sertleştirmeye çalıştı. Şu anki ruh haliyle bu pek mümkün değildi. “Pişman olmaz mısın?” diye fısıldadı sesine bir parça daha etkileyicilik katarak. “Dünya üzerinden benim gibi bir şaheseri silip atmak, senin şu hiç ses çıkarmayan vicdanının çenesini, sonsuza kadar kapanmamak üzere açmaz mı?”

“Ben ona razıyım,” dedi Fanny. Yüzünde acıklı bir ifade vardı. Genç kız elini kalbinin üzerine götürerek sergiledikleri diyaloğa bir parça daha dram serpiştirdi. “Yeter ki bu çile artık bitsin.” Fanny aracın kapısını açmak için hamle yaptı. Tyler biraz geri çekilince kapı açıldı, kızda dışarı çıkabildi. Adamın karşısına dikildiğinde yüzünde çaresiz bir ifade vardı. “Kararını verdin mi?” diye sordu.

Tyler Fanny’nin hareketlerindeki abartıya gülmemeye çalışırken bir şeyler kaçırmış olmalıydı. “Ne demek istiyorsun?”

“Son sözlerinin neler olacağı konusunda,” dedi kız. “Kararını verdin mi?”

Genç adam başını yere eğdi. “Eğer bu kadar ısrarcıysan, evet, kararımı verdim.”
“Seni dinliyorum.”

“30 yıllık hayatım boyunca, hiçbir konuşmadan bu kadar zevk almamıştım.” Genç adam sözlerinin devamını getirirken gözlerini genç kızın şaşkınlıkla açılmış gözlerine dikti. “Hiçbir bakışın karşısında bu denli savunmasız kalmamıştım, hiçbir dudağın tadına böylesine hasretle susamamıştım ve ölüm meleğinin bu kadar güzel olduğunu bilseydim, çok önce canımı tehlikeye atardım.”


Tyler bir adım ilerleyerek Fanny’nin teninin sıcaklığına temas etti. “Ölmeden önce,” diye mırıldandı göz kapakları ağır ağır kapanıp, kısık gözleri kızın dudaklarına odaklanırken. “Hasretimi dindirmeme izin ver meleğim.”


HER ZAMAN Kİ GİBİ, UZUN ARA YÜZÜNDEN ÜZGÜNÜM... KEYİFLİ OKUMALAR...

31 Ekim 2013 Perşembe

DEJA-VU; 31.BÖLÜM

Tyler restorandan içeri girdiğinde Fanny’nin cam kenarındaki iki kişilik masada kendisini beklediğini gördü. Kızın dikkati bir anda yüzünde toplanınca, genç adam kalp ritmlerinin bozulduğunu hissetti. Fanny eliyle belli belirsiz bir işaret yapıp adamı yanına çağırdı. Tyler kendisiyle aynı anda hareket eden garsonunda kızın masasına yaklaştığını gördü. Genç adam masaya ulaştığında “Merhaba,” dedi sakin bir sesle. Fanny gözlerini tekrar kendisine çevirince adam afalladı. Güneş batmak üzereyken, son numarasını yapmış ve Fanny’nin göz bebeklerine tüm nurunu aksettirmişti. Tyler kızın gözlerinden bakışlarını ayıramadı uzun süre. Yanındaki garson boğazını temizleyince genç adam silkinip sandalyeye bıraktı kendini.

“Sana da merhaba,” dedi kız. “Ne alırsın?”

Tyler, garsonun önüne bıraktığı menüden rast gele seçimler yaptı. Adam, kızın siparişlerini de alınca seri hareketlerle yanlarından uzaklaştı.

Şimdi iki genç derin düşünceler içinde birbirlerine bakıyorlardı. Zihinlerdeki sözler, hem birbirinin aynıydı, hem de ikisini de içinde oldukları çetrefilli durumdan kurtaracaktı. Ancak aynı olan bir şey daha vardı, oda; ikisininde söz konusu birbirleri olunca, yeterli cesarete sahip olamamalarıydı. Bu yüzden cazip fikirlerin ve sabırsızca dudaklardan dökülmeyi bekleyen kelimelerin yerini “Nasılsın?” sorusu aldı. İki gençte bu soruyu aynı anda birbirlerine yönelttikleri için, “Önce sen,” oldu bir sonraki kelimeleri. Ve yine koro halinde çıkmıştı sözler dudaklarından.

Fanny omuzlarını hafifçe sarsan kısık bir gülüşün ardından; “Bu çok saçma,” diyebildi. “Kendimi beş yaşındaymış gibi hissediyorum.”

“Ben şahsım adına şunu söyleyebilirim ki,” dedi Tyler hınzır bir gülümsemeyle. “Beş yaşında olmadığının fazlasıyla farkındayım.”

Fanny’nin ifadesi saniyeler içinde alaycı bir kınamaya dönüştü. “Eğer çapkınlar için düzenlenen bir ödül töreni olsaydı, açık ara farkla birinci olurdunuz bayım.”

Tyler sırıttı. “Teşekkür ederim.”

Fanny, genç adamın ıslah olmayacağını anlayınca başını çaresizce iki yana salladı. Adam bu aşağılayıcı ifadeye sinirlenmek yerine güldü. Fanny’de her söz, her tavır farklı bir hal alıyordu. Öyle ki, Tyler neredeyse bu kızın kendisine büyü yaptığını düşünecekti. Ancak Fanny’nin insanları etkilemek için farklı güçlere ihtiyacı yoktu. Ruhunun ve gözlerinin canlılığı, bir ölünün bile, atmayan kalbini hayata döndürebilirdi.

İki garson, siparişlerini masaya yerleştirirken Tyler sabırla işlerini bitirmelerini bekledi. Yanında hafif bir hareketlenme olunca başını yavaşça o yöne çevirdi. Siyah saçlı, yeşil gözlü garson kız; “Başka bir arzunuz var mıydı?” diye sorunca Tyler gülmemek için zor tuttu kendini.

“Hayır,” dedi sonra kesin bir dille. “Şu an istediğim her şeye sahibim.” Son sözleri söylerken gözlerini manidar bir ifadeyle Fanny’e dikmişti. Kızın yüzünün kızardığını görünce Tyler’ın dudağının bir kısmı hafifçe yukarı doğru kıvrıldı. Yanındaki garson kızın bu bakışmadan dolayı ümitleri yıkılmış olacak ki başka bir şey söylemeden yanlarından ayrıldı.

Tyler çatal bıçağını eline alarak daha önce hiç tatmadığı yemekten dikkatle bir lokma götürdü ağzına. Tadından memnun kalınca tereddüt etmeden büyükçe bir lokma daha aldı yemeğinden. Çatalını dudaklarından aşağı indirirken gözü yemeğine dokunmadan oturan Fanny’e takıldı.

“Bir sorun mu var?” diye sordu endişeyle.

Kız bakışlarını üzerinde sabitleyince Tyler’ın gözleri kısıldı. Fanny gülmemek için dudaklarını ısırıyor ama gözlerinde kaçamakça boy gösteren neşe kırıntıları, kızın çabalarını boşa çıkarıyordu. “Hayır,” dedi Fanny duraksayarak. “Yani aslında evet. Az önce garson kızla aranızda geçen diyaloğu düşünüyordum da…”

Fanny cümlesini yarım bırakınca Tyler elindeki çatalı dikkatle masaya koydu. “Cümleni bitirmeni bekliyorum merakla,” dedi adam. Ardından da ellerini çenesinin altında birleştirdi.

Şu an istediğim her şeye sahibim.” Fanny beceriksiz bir taklitle Tyler’ın sözlerini tekrar ederken gülümsüyordu. “Kıza bu cevabı verirken, istenmeden rahatsız edilen bir Kont’a benziyordun.”

Tyler gülümsedi. “Eğer öyle görünüyorsam bile farkında değildim. Cümlenin içine Kont kelimesini serpiştirdiğine göre dönem romanları okumaktan hoşlandığını söyleyebilir miyiz?”

Tyler’ın, konuşmayı başarıyla başka yöne çekmesi, Fanny’nin gözünden kaçmamıştı. Neyse ki kız, adama ayak uydurarak, tatlı bir muhabbet için, Tyler’la beraber ilk adımları attı.

“Kitap okumayı çocukluğumdan bu yana çok severim. Her türde roman okudum. Ama bende dönem romanlarının yeri daha özeldir. Sanırım sende yazarsın. Ne tür romanlar yazıyorsun?”

“Polisiye,” dedi Tyler. Kızla bir ortak noktalarının olmasından dolayı memnundu. “Bende çok türde roman okudum ama polisiyelere her zaman daha fazla önem vermişimdir.”

Fanny başıyla onayladı. “Bu arada soyadını öğrenebilir miyim?”

“Moore,” dedi Tyler kısaca.

Fanny’nin zihninde alarm çanları çalmaya başladı. “Gece-nin yazarı Tyler Moore sen misin?”

Genç adam şaşkınlıkla onayladı. “Kitabımı okudun mu?”

Fanny yutkundu. “Hali hazırda okumaktayım ve şimdiye kadar, yazdıklarından etkilendiğimi bilmeni isterim.”

Tyler içinin gururla dolduğunu hissetti. Uzun zamandır bu duyguyu hissetmemişti. Takdir edilmek güzel şeydi. “Teşekkür ederim,” dedi sıkılgan bir ifadeyle. “Beğenmen mutlu etti beni.”

“Teşekküre gerek yok,” dedi Fanny ciddi bir tavırla. “Başarılı bir yazarsın. Sanırım bir kitabını daha okumuştum ama adını şimdi hatırlayamıyorum. Sonrada başarılı bir yazar olduğuna kanaat getirip son çıkan kitabını da almaya karar vermiştim.”

“Tabii o zamanlar beni tanımıyordun,” dedi Tyler.

Fanny gülümsedi. “Evet, ama seni tanımamın kitaplarını okumamı engelleyeceğini sanmıyorum.”

“Ah!” dedi Tyler elini kalbine götürerek. “Beni onurlandırdınız Bayan Fanny.”

Genç kızın gülümsemesi kısık sesli kıkırtılara dönüştü.

“Sen boş zamanlarında neler yaparsın?” diye sordu Tyler. Buluşma, tahmininden daha iyi geçiyordu. Şimdilik ikisi de birbirlerini neden aradıklarına dair bir konuşma yapmamışlardı ve bu, Tyler’ın fazlasıyla işine geliyordu.

Fanny’nin, sorusu üzerine birdenbire yemeğiyle ilgilenmeye başlaması, Tyler’ı telaşlandırdı. Yanlış bir zamanlamayla, doğru bir soru yöneltmişti kıza.

Fanny’nin kendisiyle temkinli konuşmalar yaptığını ilk tanıştıkları anda da fark etmişti. Kız, belli yerlerde kendini geri çekiyor ve konuşmayı başka yönlere sürüklüyordu. Genç adam, bu güvensizliğin nedenini merak ederken buldu kendini. Fanny’i bu kadar buğulu gösteren hüznün kaynağı neydi, ya da kimdi?

“Boş zamanım olmuyor.” Sonunda, kızın sorusuna verdiği kısa cevap, genç adamı endişelerinden bir nebze de olsa arındırdı.

“Hiç mi?” diye sordu. Lanet olsun şu ısrarcılığıma… İçinden kendi kendiyle düello ederken Fanny’nin gözlerine bakmamaya çalıştı. Kız belli ki bu konu hakkında daha fazla konuşmak istemiyordu. Ne diye üsteliyordu ki? Çünkü onun hakkındaki her şeyi öğrenmek istiyorum, diye yanıtladı iç sesi kendi kendini. Nelerden hoşlandığını, onu nelerin endişelendirdiğini ya da korkuttuğunu, tamamıyla sahip olmak istediği kalbinin hızla atmasına nelerin neden olduğunu… Her şeyi, onun hakkındaki her ayrıntıyı bilmek istiyordu. Bu güçlü arzuyu ne ilk aşkı Rose’a, nede sonra hayatına giren her hangi bir kadına karşı hissetmişti. Şu anda yaşadıkları farklıydı, Fanny’de bulduğu her neyse, genç adamın farkında olmadan, yıllardır aradığıydı…

Bakışlarını tekrar Fanny’e yönelttiğinde, kızın ağzındaki lokmayı yutmaya çalışmasını izledi. “Tanrım!” dedi sonra Fanny. Yüzü buruşmuş, her zamankinden daha sevimli bir hal almıştı. “Bu yemeğin içinde mantar var.”

Tyler, Fanny’nin, kendi sorusunu duymazdan gelmesiyle rahatladı. Bir daha böyle bir hataya düşmemek için zihninin kontrolsüzce konuşan kısmını sıkı sıkı tembihledi. “Mantardan hoşlanmıyorsun sanırım,” dedi. Şimdi güvenli sularda yüzdüğünü anlamıştı, çünkü Fanny hararetle başını sallamaktaydı.

“Hemde hiç hoşlanmam,” dedi kız. “Bu yemeği ilk defa yiyorum ve kreplerin katmanlarının arasında mantar olduğunu, yiyene kadar fark etmemiştim. İsmi de hiç ipucu vermedi.”

Tyler hafifçe gülümsedi. “Başka bir sipariş vermek ister misin?”

“Sanmıyorum,” dedi kız. “Sanırım artık kalkmam gerek. Geç oldu.”

Tyler hayır demek istedi. Onunla olduğu anlarda zamanın durduğunu haykırmak istedi. Gitme, demek istedi kız hızla toparlanırken. Kalması için ne yapması gerektiğini bilmek istedi. Yüreğinin duvarlarından sızmak istedi sessizce. Çoğu zaman gözlerinin mavisini gölgeleyen acıya pusu kurmak istedi.

Ancak Fanny isteklerine karşılık vermeye gönüllü değildi. Genç adam bu yüzden, hiçbir duygusunu yansıtmadığı yüzüne, birde alaycı gülümsemesini ekledi. Garsona eliyle işaret yaparak hesabı istedi. Fanny’nin tüm itirazlarına rağmen yüklü bir bahşişle beraber hesabı ödeyip yavaşça doğruldu. Ayağa kalkarken titreyen dizlerine lanet okumadan da edemedi. Fanny çantasını koluna asmış telefonunu eline kalmıştı. Boşta kalan elini Tyler’a uzatarak “İyi akşamlar,” dedi. “Yemek için teşekkür ederim.”

“Rica ederim,” dedi genç adam. “Keşke mantarlı olmasaydı da, yiyebilseydin.”

Fanny cevap vermeden omzunu silkti, sonrada Tyler’la birlikte restorandan dışarı çıktı...

******

Fanny, evinin bulunduğu sokağa girerken Tyler’la beraber geçirdiği harika dakikaları, hiçbir ayrıntıyı atlamadan tek tek zihninden geçirdi. Genç adam, bir ara saklı tuttuğu hislerine ince sorularla saldırı düzenlemişti, ancak neyse ki kız, bu tarz duygularının etrafına ördüğü kalın hissizlik duvarı sayesinde, saldırıyı geçiştirmeyi başarmıştı. Fakat bu böyle nereye kadar sürecekti? Kendini, korkuları yüzünden, sürekli başkalarından koruyarak mutluluğu nasıl bulabilirdi? Ya da romanlarda bahsedilen, hani şu, sonsuza kadar süren mutluluk gerçek hayatta hiç var olmuş muydu? Yoksa buda, sadece yazarların sınırsız hayal güçleri sayesinde ortaya çıkan, bir duygu yanılsaması mıydı?

Genç kız sinirli bir kahkaha attı. Bu düşünceler en az mantarlı yemek kadar rahatsız edici ve moral bozucuydu.

Malikâneye geldiğinde, aracını güvenlik görevlilerine bırakmadan, kendi garajına park etti. Eve girmek üzereyken Tom’un devriye gezdiğini gördü.

“Selam Tom,” diye seslendi.

“Merhaba efendim. Hoş geldiniz.”

Genç kız gülümseyerek içeri girdi. Kapıyı sessizce kapatırken aşağıdan hizmetlilerin telaşlı sesleri kulağına çalındı. Muhtemelen akşam yemeğinin ardından çıkan bulaşıklarla, mutfak, savaş alanına dönmüştü.

Salondan içeri girdiğinde babasıyla Marco’nun dev ekran karşısında oyun oynadıklarını fark etti. “Merhaba Marco,” diye seslendi kardeşine. Babasına olan siniri ve kırgınlığı hala geçmemişti, açıkçası adam, bu konuda henüz hiçbir girişimde bulunmamıştı.

“Merhaba Fanny,” dedi Marco. Başını ekrandan çevirme zahmetine bile girmemişti. Genç kız gözlerini kaçamakça babasının olduğu tarafa çevirdi. Bakışları Alvin’in gözleriyle çakışınca, kötü bir şey yaparken yakalanmış gibi yüzü kızarıverdi.

Dikkatini hızla kardeşinin ensesine yöneltti. “Ben yukarı çıkıyorum,” diye mırıldandı. “Çalışmam gerek.”

Marco’nun yanıt vermesini beklemedi, zaten genç adam kendisini oyuna o kadar kaptırmıştı ki sonra, aralarında geçen bu kısa diyalogları hatırlayacağını bile sanmıyordu Fanny. Odasının tanıdık sıcaklığına adım attığında derin bir nefes alarak çantasını pencerenin önündeki okuma koltuğunun üzerine bıraktı. Parmaklarıyla alnının iki yanındaki akupunktur noktalarına sağlam bir masaj yapmaya başladı. Günlerdir yaşadığı stresi bu hareketle bertaraf etmeye çalışmak, acınası bir çabaydı. Fanny bunu fark eder etmez ellerini başından çekip kendini yatağının üzerine bırakmıştı.

Gözlerini dinlenmek amacıyla kısa süreliğine kapattı. Sonra günün her anı zihninde ayrıntılı resimler halinde canlanmaya başlayınca, homurdanarak gözlerini araladı. Tyler’la geçirdiği vakitler hatırlanmaya değerdi, bu yüzden gözleri açık halde o anları düşündü. Diğer berbat hatıralarını silmek için beynine format atma şansı olsaydı keşke.

Tyler’ın eşsiz gamzeleriyle zihninde kendi kendine ziyafet çekerken, derinlerden fırlayan bir soru fazlasıyla rahatsızlık vermeye başlayınca, yatakta hızla doğruldu. Genç adam, Fanny’i neden aradığını söylememişti ve Fanny’de bahanesi olmadığı için, bu konuyu psikolojik olarak bilinçaltının derinlerine gizlemiş olmalıydı. Muhtemelen Tyler’da yemek yiyip konuştukları sırada muhabbeti bölüp neden aradığını söylemek istememişti.

Fanny eliyle alnının ortasına sertçe vurdu. Komodinin üzerinde duran telefonunu almak için yatağından kalktı. Tyler’ın numarasını bulunca arama tuşuna bastı.

Birkaç çalışın ardından “Merhaba Fanny,” diyerek yanıtladı Tyler telefonu.

Genç kız gülümsedi. “Merhaba. Seni rahatsız ettiğim için üzgünüm ama benimle neden buluşmak istediğini söylemediğin geldi aklıma. Önemli bir şey miydi?”

Ufak bir duraksama oldu hattın öbür ucunda. “Aslında,” dedi Tyler. “Helen’e akşam yemeğine davetliyiz. Gelmek ister misin? Eğer istemezsen ben onu atlatmanın bir yolunu bulurum.”

Fanny hemen atıldı. “Hayır, atlatman için bir neden yok. Seve seve gelirim. Ne zaman?”

“Yarın akşam. Uygun mu?”

“Şüphesiz.”

Tyler’ın halinden memnun kahkahasınu duyunca Fanny’de gülmeye başladı. “Yarın görüşürüz öyleyse,” dedi genç adam kapatmadan önce.

“Görüşürüz.”

Genç kız rahatlayarak telefonu yatağın üzerine fırlattı. Neyseki Tyler, Fanny’e kendisini neden aradığını sormamıştı. Şimdi tek yapması gereken sıcak bir duş almak, sonrada çalışmaya başlamaktı. Adımları çoktan onu olmak istediği yere götürmeye başlamıştı.

Sıcak su kaslarını gevşeterek teninde kendine yol çizerken derin bir nefes aldı. Arsa elinden gittiği için projesini askıya almayacaktı. Yarın ilk iş, ekibi toplayıp yeni bir arsa bulmalıydı, bu sefer daha hazırlıklı olacak ve gerekirse yerin altını bile kontrol ettirecekti…

Genç kız üzerine rahat bir şeyler geçirip odasına döndüğünde şaşkınlıkla duraksadı. Babası ve Madam Alanis yatağının kenarına oturmuş suçlu çocuklar gibi başlarını öne eğmişlerdi.

“Madam?” dedi soran bir ifadeyle.

Kadın başını hızla kaldırınca Fanny’le göz göze geldi. “Merhaba Bayan Fanny,” dedi zoraki bir gülümsemeyle. “Nasılsınız?”

“Ben gayet iyiyim,” dedi kız. Sinirlerine hakim olmaya çalışıyordu. “Burada sorulması gereken soru şu; neden buradasınız?”

Fanny, yaptığının yanlış olduğunu biliyordu. Babasına olan tüm sinirini Madam’dan çıkarıyordu ve bu normal şartlarda ilk önce kendisinin itiraz edeceği, adaletsiz bir davranıştı. Adaletin canı cehenneme! Eğer şu hayatta adalet olsaydı, Alvin’le bu duruma düşmemiş olurlardı zaten.

“Fanny!” dedi babası. Sesindeki ikaz tonu Fanny’i iyice çileden çıkardı. “Madam’la konuşurken ses tonuna dikkat et,” dedi adam. Bu sözler Fanny’nin içinde bazı duyguların, tamiri imkânsız şekilde parçalanmasına neden oldu. Gözlerinin dolduğunu saklamak için başını öne eğip sakinleştirici nefesler almaya çalıştı. En sevdiklerini kaybettiğinden bu yana kimsenin yanında ağlamamıştı, şimdide bu geleneğini bozmayacaktı.

“Alvin!” dedi Alanis bir solukta. “Böyle davranma lütfen. Biz birbirimizle istediğimiz şekilde konuşma hakkına sahibiz.”

Madam Alanis’in kendisini babasına karşı savunması o kadar ironik bir durumdu ki Fanny’nin gözüne dolan yaşlar sihirli bir el değmişçesine geri çekiliverdi. Şimdi, kızın kalbini sıkan el dışında, içinde hiçbir duygu yoktu. “Komik,” dedi fısıltıyla. “Bu gerçekten komik.”

“Komik olan ne?” diye sordu Alvin. Ayağa kalkmış tüm ihtişamıyla kızının karşısına dikilmişti.

“Odama neden geldiniz?” diyerek karşı atakta bulundu Fanny. Babasının sorusunu duymazdan gelmeye karar vermişti. Gözlerini, büyük bir cesaret örneği göstererek Alvin’in şimşekler çakan gözlerinden ayırmadı.

“Buraya sizden özür dilemeye gelmişti,” dedi Madam Alanis. Alvin’in, kızının sorusuna yanıt vermeyeceğini anlayınca olaya müdahale etme isteği duymuştu. “Ancak bu konuşmayı sonra yapmak daha yararlı olacak sanırım.”

“Konuşma yeteneğinimi kaybettin baba?” Fanny bu soruyu alaycı bir kınamayla sormuştu. “Artık senin yerine Madam’mı sözcülük ediyor?”

Genç kız, yüzüne inen sert tokatla başı yana doğru savrulmadan önce, Alvin’in gözlerindeki hiddetten şaşkına dönmüştü. Babasından yediği ilk tokatın acısını yaşama izni vermedi kendine, onun yerine dişlerini sıkarak yanağını içten doğru ısırdı. “Odamdan defolun,” dedi ölü gibi bir sesle. Başı hala tokadın kuvvetiyle savrulduğu şekilde duruyordu.

Alvin’in peşinde Madam’la odasını terk etmesi üzerine doğruldu. Boynunu yavaşça düzeltti. Ellerini yanında yumruk yapmıştı, onları açma gereğini duymadı. Odasının ışıklarını kapatarak kapısını kilitledi. Cep telefonunu da kapatıp, masasının üzerinde duran sabit telefonun fişini koparırcasına çıkardı. Camıda sertçe kapattıktan sonra perdeleri hiçbir ışığın içeri sızmayacağı şekilde sıkı sıkıya örttü. Evet, artık ağlamaya izni vardı. Ancak buna ne aynadaki yansımasından kendisini şahit edecek, nede cırcır böceklerinin, sesleriyle ruhuna eziyet etmesine izin verecekti. Bazı şeyler olabildiğince sessizce yaşanmalıydı, gözyaşları yanaklarından süzülürken genç kız başını yastığına koydu.

Uzun süre hıçkırarak ağladıktan sonra yan tarafına dönüp komodinin üzerinden annesinin resmine uzandı. “Buna şahit olmadığın için memnunum,” diye fısıldadı. Sonrada ağlamaktan şişen ve batan gözlerini, üzerine çöken rehavetin zorlayıcı gücü sayesinde kapattı. “Komik değildi,” diye fısıldadı kendi kendine uykuya dalmadan önce. “Bu hiç komik değildi...”


Alvin ellerini başının çevresine sarmış odasında çılgınca bir o yana, bir bu yana volta atıyordu. “Nasıl yapabildim?” diye sordu ıstırapla. “Bunu kızıma nasıl yabildim? Beni asla affetmeyecek. Günlerce kapısında yatmalıyım belki de. Ah, beni yinede affedeceğini sanmam.”

Madam Alanis’in çaresiz kaldığı anlar pek olmazdı. Fakat şimdi ki çaresizliği tüm bilgilerinin ve birikimlerinin kar etmeyeceği boyuttaydı. Ne Alvin’i teselli edebiliyor nede oturduğu yerden kıpırdayabiliyordu. Fanny’nin gözlerinde gördüğü yıkımı, hayatı boyunca unutamayacaktı. Titrek bir soluk alarak elini farkında olmadan boynuna götürdü. Fanny’nin odasına gitmeden önce her şey yolunda gibi görünüyordu. Alvin, yaptığı hatanın farkındaydı ve kızından özür dileyip gönlünü alacaktı. Tıpkı Madam’la yaptıkları konuşma gibi. Fakat Fanny’nin uzlaşmadan yana olmayışı ve asi konuşma tarzı, adamı çileden çıkarmıştı. Fanny’nin o tavırları yalnızca çok üzgün olduğu zaman takındığını biliyordu Alanis. Ancak babasının, kızını, kendisi kadar iyi tanımadığını hesaba katmamıştı.
“Daha sakin olmayı denemelisin Alvin,” diye mırıldandı.

Adam kapana kısılmış gibi davranmayı bırakıp duraksadı. “Biliyorum,” diye mırıldandı. “Ama o anda elime söz geçiremedim. Hala nasıl yaptığıma anlam veremiyorum.”

Alanis kendi kendine kurduğu dehşet senaryolarını bir kenara bıraktı. Şimdi ilgilenmesi gereken daha acil meseleler vardı. “Seni affedecektir,” dedi ayağa kalkarken. “Sen onun bu hayatta en çok sevdiği insansın.”

“Ona vurmadan öncesine kadar öyleydim,” dedi Alvin. Sesinin tonunda oyuncağı elinden alınmış bir çocuğun huysuzluğu vardı. “Şimdi sevdiklerinin arasında en son sırada bile yer almıyorumdur.”

Alanis gülümsedi. Bunun için hatrı sayılır bir güç harcamıştı. “Sana şu anda çok kızgındır. Ama eminim hazır olduğunda affetmesini de bilecektir. Fanny’i ikimizde tanıyoruz, bir süre kendi haline bırakılması gerekiyor. Senden tekrar rica ediyorum, lütfen, ne yaparsa yapsın kötü bir tepki gösterme.”

Alanis sözlerini bitirdiğinde Alvin’e yaklaşıp tek elini yüzüne götürdü. Avucunda bir ıslaklık duyumsayınca Alvin’in ağladığını anladı. Şefkatle o göz yaşını eliyle yok ederek sevdiği adama tekrar gülümsedi. “Seni seviyorum,” diye mırıldandı.

Alvin gözlerini kapatarak sevdiği kadının bu zor anlarda kendisine sağladığı güven ve huzurdan faydalandı. Hayatın kendisine sunduğu bu değerli armağanı hak etmek için ne gibi bir iyilik yaptığını bilmiyordu, umursamıyordu da. Sevdiklerini elinde tutmak konusunda şimdiye kadar kötü bir tutum sergilemişti. Bundan sonra Alanis sayesinde hayatına ve hayatını anlamlı kılanlara daha farklı bir bakış açısıyla yaklaşacaktı. Gün, değişim günüydü, Fanny’le birlikte güzel bir başlangıç yapmamış olabilirdi, hatta işleri berbat etmişti, ancak Alanis yanında olduğu sürece her şeyi yoluna koyabilirdi. Kızını yeniden kazanmak için gerekirse canını bile verirdi...

Mücadeleye yarın başlamaya karar verdi. Alanis’in yanağındaki elini tutup gözlerine sevgiyle baktı. “Bende seni seviyorum,” diye mırıldandı tüm kalbiyle. “İyi ki yanımdasın.”


BEKLETTİĞİM İÇİN ÜZGÜNÜM. KEYİFLİ OKUMALAR...

30 Ağustos 2013 Cuma

DEJA-VU; 30.BÖLÜM

Eric, sinir krizi geçirmek üzereydi, buna rağmen hala gülümsemeye çalışıyordu. “Sanırım kaydı burada sonlandırsak iyi olacak,” dedi. Karşısında duran adam, sözleri üzerine mırıldanmayı kesip genç adama bakmaya başladı.

“Pekâlâ,” dedi adam hiç bitmeyecek gibi gelen bir sessizliğin ardından. “Siz öyle istiyorsanız…”

Eric dişlerini gıcırdattı. Zaten saatlerdir adamın aşırı alınganlığıyla mücadele etmeye çalışıyordu. “Yazım için öğrenmem gereken her şeyi söylediniz bana Bay Cam,” dedi sabırla. “Artık sizin zamanınızı almayayım.”

“Benim zamanımı istediğiniz kadar alabilirsiniz Bay Eric.”

Eric bu cesur yanıt üzerine kaşlarını kaldırdı. Şüphelerinin gözlerinin önünde gerçeğe dönüşmesi karşısında yapacağı hiçbir şey yoktu ve çaresiz kalmak, bir gazeteci için ciddi anlamda rahatsız edici bir durumdu.

“Benim işim burada sona eriyor,” dedi Eric. Ardından da kayıt cihazını ve bilgisayarını toparlayıp ayağa kalktı. Tüm bu süre boyunca Cam’e bakmamayı tercih etmişti. Ama vedalaşmak için adama elini uzattığında Cam’in gözlerinin dolduğunu gördü. Tanrım, diye inledi içinden. Bu tarz durumlarda ne yapılırdı ki?

Cam; “Gidiyor musunuz?” diye sordu.

Eric başıyla onayladı Bu boğucu ortamdan ve adamın ısrarcı bakan gözlerinden kaçmak için her şeyi yapmaya hazırdı. “Hoşça kalın,” dedi ve bir kez bile ardına bakmadan restorandan dışarı attı kendini.

Arabasının güvenli kollarına sığındığında genç adam derin soluklar alıp verdi. Patronunun bu işi kendisine verdiğine inanamıyordu, bunun için ihtiyar kurtla en yakın zamanda bir konuşma yapması gerekecekti.

Cam’le ilk röportajlarını yaptıklarında her şey yolunda gibi görünmüştü. Ta ki gecenin üçünde adam Eric’i arayıp, halini hatırını sorana kadar. Eric, daha o şaşkınlığı üzerinden atamamışken, bu günde Cam’in iş konuşmaktan vazgeçip sohbeti kişisel meselelere getirmesiyle yeterince bunalmıştı.

Adamın cinsel tercihlerini yargılamak haddine değildi belki ama o cinsel düşüncelerin merkezinde kendininde olduğunu fark edince tepesi atıvermişti. Ancak ne kadar öfkeli olursa olsun, Cam gibi önemli bir yatırımcıyla röportaj yapmak için dünyanın her yerinden onlarca insan sıraya girmiş beklerken, Eric adama karşı nazik davranmak zorundaydı. Eric’in patronu John, Cam’le daha öncede iş yapmış ve adam röportajındaki her şeyin kendi istekleri doğrultusunda gazetede yayınlandığını görünce, John’la tekrar görüşmekte tereddüt etmemişti.

Genç adam şimdi, keşke bu röportajı kabul etmeseydim, diye düşünüyordu. Böylece kendisine kafayı takmış olan ve ne olursa olsun kibar davranmak zorunda olduğu bu adamla hiç tanışmamış olurdu. Düşünceleriyle kendi kendine işkence ederken telefonunun çaldığını duydu. Tyler’ın numarasını ekranda görünce dudakları içten bir gülümsemeyle yukarı doğru kıvrıldı.

“Selam dostum,” dedi telefonu cevaplar cavaplamaz. Bir yandan da aracı çalıştırıp yola koyuldu.

“Selam,” dedi Tyler. “Nasılsın?”

“Şu anki ruh halimi soruyorsan kesinlikle olumlu bir yanıt alamayacaksın, ama genel anlamda nasıl olduğumu merak ediyorsan sağlığım yerinde.”

“Basit bir evet de işimi görürdü,” diye mırıldandı Tyler.

Eric homurdandı. “Eğer nasıl olduğumu gerçekten merak etmiyorsan niye soruyorsun ki?”

“Formaliteler,” dedi Tyler. Sesi şimdi keyifli geliyordu.

Eric içten içe biraz daha homurdandı. Yeterince söylendiğine karar verdikten sonra “Sen nasılsın?” diye sormayı akıl edebilmişti.

Tyler; “Sanırım iyiyim,” dedi. “Ama daha iyi olacağım günler çok yakında gelecek.”

Eric sırıttı. “Seninde basit cevaplar konusunda benden farkın yok dostum. Neyse, söylediklerinin ne anlama geldiğini açıklayacak mısın?”

“Hayır, sanırım açıklamayacağım,” dedi Tyler.

Eric bu defa sesli küfür etmekte bir sakınca görmemişti. Tyler’ın kahkahası telefonun öbür ucundan duyulunca genç adam telefonu kulağından biraz uzaklaştırdı.

Eğer Tyler “Ne zaman geliyorsun?” diyerek konuyu değiştirmeseydi Eric kendini sağlam bir söz düellosuna hazırlamaya başlayacaktı.


“Bir iki gün daha buralardayım,” dedi. Sıkıntısı sesine yansımıştı. “Röportajlar bitti, ancak yazım henüz hazır değil. Şimdi editörlerle bir toplantı yapacağım.”

Tyler; “Mmm,” diye mırıldandı. “Geldiğin zaman, Helen’in yanına giderken bana da haber ver öyleyse.”

Eric kaşlarını çattı. “Neden?”

“Neden mi? Dostum, Helen’i ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun, uzun zamandır birlikte ziyaretine gitmedik.”

Eric bu cevaba inanmadığını belli eden bir ses çıkardı. “Sen önceden Helen’e yapacağın her ziyareti erteledikçe ertelerdin dostum. Şimdi fikrini değiştiren ne?”

“Kalbimi kırıyorsun,” diye mırıldandı Tyler. “Önceden Helen’le konuşmak aç timsahlarla dolu bir nehre atlamak gibiydi. Şimdi ise yunuslarla yüzmek kadar harika.”

 “Sen sarhoş musun?”

Tyler sırıttı. “Bildiğim kadarıyla değilim.”

“O zaman yakın zamanda kafana sert bir darbe aldın.”

“O dediğini seve seve yapacak birini tanıyorum ama neyseki henüz o raddeye gelmedi.”

“Lanet olsun!” dedi Eric. “Nedir bu saçma cevaplarının nedeni?”

“Nedenini gelince anlatırım. Sen bir an önce işlerini bitirip dönmeye bak. Kapatıyorum.”

Eric telefonun ucundaki ses kaybolurken söylemek üzere olduğu kelimeleri yutmak zorunda kaldı. “Buda neyin nesiydi?”

Genç adam, şirketten içeri girerken hala Tyler’la yaptığı tuhaf konuşmanın etkisindeydi. Ancak her şeye rağmen, toplantı odasına doğru yöneldiğinde, omuzları ve başı dik, bakışları kendinden emindi…

******

Fanny, arazinin yanında polis memurlarıyla ve araştırmacılarla beraber beklerken, dudaklarını yemekten vazgeçmesi gerektiğini düşünüyordu. Çünkü az önceki ısırığın acısı hala kendini hissettiriyordu.

Bir haftadır şirkettekiler le inanılmaz bir mücadele veriyordu. Projelerinin ikisi iptal olmuş yalnızca bir tanesini hayata geçirmek için yeterli oyu toplayabilmişti. Fakat sabah arazinin teftişi için yolladığı mimarlardan kötü bir telefon almış ve geldiğinde arsanın etrafının bir sürü polis aracıyla dolu olduğunu görmüştü. Günün en berbat sürprizleriyle karşılaştığını düşünüyordu, ta ki araştırmacıların inceledikleri varillerin zehirli atıklar olduğunu öğrenene kadar.

“Bizimle polis merkezine kadar gelmeniz gerekiyor.”

Bu son emir Fanny’nin tepesini tamamen attırdı. “Olaylar tam anlamıyla çözümlenmeden hiçbir yere gelmiyorum!” diye tısladı. Polis memuru geri çekilince genç kızda sakinleşmeye çalıştı. Başına davetsizce misafir olan ağrıyı savuşturmak içinse elinden hiçbir şey gelmiyordu. Bir gün, kötü bir ruha sahip olabilir miydi? Fanny’nin hiç istemeden deneyimlediğine göre, evet, olabilirdi…


Genç kız, her ne kadar ortada dönen her olaydan haberdar olmak istese de, işler istediği gibi gitmiyordu. Zehirli atıklar azımsanamayacak bir miktardaydı ve polisler gazetecilerin çevrelerini sarmalarını önlemek için işlerini hızlı ve sessizce halletmeye çalışıyorlardı. Etrafı esir alan ürkütücü sessizliğin, Fanny dışında herkes bir nebzede olsa sorumlusuydu. Genç kız ise, homurdanmaya ve Holding’dekilerle bağlantıyı koparmamaya inatla devam ediyordu.

Ancak kontrolünü yitirmek için yanlış zamanı seçmişti, çünkü aç bir vampir kadar kana susamış olan gazeteciler, birkaç saniye içinde kameralarını ellerine almışlar ve mikrofonlarını kızın burnunun dibine sokmuşlardı, o anlık Fanny için her şey önemini yitirdi, lanet olsun, kelimesi dışında...


“Bu nasıl bir sorumsuzluk?” Alvin’in bağırışları, yeri göğü inletiyordu, neyse ki ses geçirmez bir odadaydılar. Avukatlar oldukları yerde büzülmüş, araziyi teftiş için gönderilen mimarlar ve mühendisler ise gözlerini ısrarla yere dikmişlerdi.

Tüm bu karmaşanın merkezinde yer alan Fanny ise, her zamanki absürtlüğüyle cam kenarına ilişmiş, gecenin karanlığına alışan gözleriyle, ayaklarının altında serili olan şehir ışıklarını seyre dalmıştı. Bu, sinirleri yatıştırmak için yaptığı nadide terapi yöntemlerinden biriydi. Ancak babası ne zaman sesini yükseltse, Fanny kulaklarını kapatma isteğini bastıramıyordu.

Alin’in birkaç öfkeli nidasına daha katlanan Fanny; “Sanırım burada bir tane sorumlu yok,” diye mırıldandı. Daha fazla sessiz kalamamıştı Babasının da -odadaki diğer herkes gibi- dikkatini çektiğinden emin olduktan sonra sözlerine devam etti. “Arazinin sahipleriyle daha öncede iş yapmıştık ve arsayı teftişe gittiğimizde her şey yolunda gibi görünmüştü. Ama hiç birimiz yerin altında neler döndüğünü bilemeyiz. Başımıza gelen olay büyük bir talihsizlikti. Şimdi araziyi gerekli mevkilere devredip, paramızın ve bizi karalamaya çalışan gazetecilerin izini sürmeliyiz.”

Genç kız sözlerinin ortamdaki panik havasını dağıttığını fark edince yüzünü odaya döndü. “Bunun içinde önce sakin olmayı denemeliyiz.” Son sözlerini babasının gözlerinin içine bakarak söylemişti. Alvin yaslandığı masadan doğruldu. Yüzündeki bitkin ifade olduğundan daha yaşlı görünmesine neden oluyordu.

“Fanny haklı,” dedi adam kısa bir sessizliğin ardından. “Öyleyse tek bir soru sormama izin ver kızım. Aldıkları yüklü miktar paradan sonra izlerini çoktan kaybettiren eski arsa sahiplerinin ve öldürsen de arkalarında kimlerin olduğunu söylemeyecek olan gazetecilerin peşine kimleri takmayı düşünüyorsun?”

Fanny babasının imalı sorusu ve şaşırtıcı tavrı karşısında öylesine şoka uğramıştı ki, Alvin’in söylediklerinin neredeyse tamamının gerçeği kapsadığını unutuverdi. Pes edip, geri çekilmek Fanny’e göre değildi, Bu yüzden kız, odayı bir iki adımda aşıp kapıya geldiğinde duraksadı. “O işi de sizin engin tecrübelerinize bırakıyorum efendim,” dedi. “Fikirler benden, zahmet edip uygulaması da sizden olsun.”

Genç kız, sözlerinin, babasının üzerindeki tahribatını görmeden kapıyı açıp odadan dışarı attı kendini. Bir sürü insan arasında ilk kez babasıyla tartışıyordu ve normalde hiç yapmadığı bir şeyi yapıp Alvin’i kendi çalışanlarının gözü önünde küçük düşürmüştü. Ama sabrında bir sınırı vardı ve Fanny’nin sınır anlayışı, normal insanlardan daha kapsamsızdı…


Alvin, az önce çarpılan kapıya hayretle bakıyordu hala. Nasıl kontrolünü bu denli yitirmişti? Berbat bir gün geçirmişti ve Alanis’le tartıştıkları sırada Fanny arayıp gazetecilerin istilasından kurtulmak için yardımını istemişti. Kızı, uzun zamandır ilk kez kendisine ihtiyaç duymuştu ama Alvin bunun değerini bilememişti. Şimdi, ailesiyle arasını nasıl düzelteceğini mi düşünmeliydi, yoksa Fanny’nin sözünü dinleyip, kendisine ve Holding’e büyük zarar verenlerin peşine mi düşmeliydi? Tanrım, ölümle ölüm karşısına seçenek olarak dikilmişti ve Alvin, hangisini seçerse seçsin, sonunda büyük bir kayba uğrayacaktı.

******

Tyler, Eva’nın sözünü bitirmesini beklerken, bir yandan da gelen dekontlardan, hesabı üzerinden yapılan ödemeleri kontrol ediyordu. “Bu tarz ödemeler için her yıl aynı miktarlarda para ayırıyorum,” dedi, Eva sözünü bitirdiğinde. “Şimdi nasıl oluyor da gelir gider dosyasında açık bulunuyor?”

“Bende bunu anlamaya çalışıyorum Bay Tyler,” dedi kadın. Sinirliyken Tyler’ın üzerine gidilmeyeceğini bilecek kadar uzun zamandır çalışıyordu genç adamla. Web kamerasının kadrajından çıkmamaya çalışarak yan masadaki dosyaya parmaklarının ucuyla erişip ekranın karşısına tuttu. “Size mail yoluyla da bildirdiğim gibi bu, başa çıkamayacağımız bir durum değil. Ben sizi endişelendirmek için değil, bilgilendirmek için bu görüşmeyi ayarladım.”

Tyler, elini burun kemerine götürüp sırtını geriye doğru yasladı. “Öyleyse bu işi sana bırakıyorum Eva. Umarım en yakın zamanda kesin bir sonuç alıp bana dönersin.”

Kadın rahatlamış bir ifadeyle web kamerası yoluyla Eric’in gözüne soktuğu dosyayı şaşırtıcı bir hızla masaya fırlatıp gülümsedi. “Sabrınız ve güveniniz için teşekkür ederim Bay Tyler. Sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım.”

“Pekâlâ, hoşça kal Eva.”

Genç adam görüşme bitince bilgisayar ekranını sertçe kapattı. Paranın geçmediği bir ülkeye gidip maddi sıkıntılardan arınarak yaşamak nasıl olurdu acaba? “Eminim çok rahatlatıcı olurdu,” diye mırıldandı kendi kendine.

Eric yarın dönüyordu, Tyler bu yüzden yaşadığı hayatın o kadarda berbat olmadığını düşünmeye çalıştı. Ne yani, hoşlandığı kıza bir türlü açılamıyorsa, işlerindeki sorunlar yüzünden sık sık rahatsız ediliyorsa, başladığı romanı istediği verimlilikle yazamıyorsa, geçmişindeki berbat anıları ve karakterindeki sinir bozucu eksiklikler yüzünden üvey kardeşinden nefret ediyorsa ve daha bir sürü kötü hatıra zihnini bombardımana tutuyorsa, bu yaşamının çok kötü olduğunu mu gösterirdi? Hayır, tüm bunlar sadece hayatının gerçekten ama gerçekten çıkmazda olduğunu gösterirdi. Böyle düşününce, belki de Pollyanna olmak konusunda daha fazla çalışması gerekliydi. 

Tyler’ın dudaklarından ümitsiz bir kahkaha kaçtı. Şu anda yüzünü güldürebilecek ve moralini düzeltecek her şeye razıydı. Bu, bir çizgi film bile olabilirdi. Ayaklarını sürüye sürüye çalışma odasından çıktı. Brenda’nın mutfakta şarkı söylediğini duyabiliyordu, genç adam, bu kızdan her daim mutlu olmanın sırrını öğrenmeliydi.

Kendini salonundaki rahat koltuğun üzerine attığında derin bir iç çekti. Karşısında alfabetik sıraya göre dizilmiş olan DVD arşivi dururken, bir süre öylece oturdu. Sonra ani bir dürtüyle telefonunu çıkarıp Fanny’i aradı. Karşı tarafın telefonu çalarken, kıza ne söyleyeceğine dair en ufak bir fikri yoktu.

“Alo.”

“Merhaba,” dedi genç adam. Kıza hemen bir açıklama yapmak durumundaydı, bu yüzden beynine acil durum komutu verip tüm bahaneleri zihninden tek tek geçirdi.

“Sana da merhaba Tyler. Neden aradın?”

“Ben…”

Fanny; “Ah, aslında bende seni arayacaktım,” diyerek, genç adamın saçma bir bahaneyi öne sürmesine engel oldu. “Bu yüzden bir yerde buluşup öyle konuşalım. Olur mu?”

Tyler heyecanla yerinden kalktı. “Elbette.” Tabii, yaşadığı sevincin ses tonuna sızmasına izin vermemişti. “Nerede buluşalım?”

Fanny evinin yakınlarındaki restoranın adresini Tyler’a verdi. Genç adam, telefon kulağındayken çoktan evden çıkmış, kızın tarif ettiği yere doğru aracını sürmeye başlamıştı.

“Yarım saat sonra görüşürüz.”


“Tamam.”


BEĞENMENİZ DİLEĞİYLE. KEYİFLİ OKUMALAR...