21 Kasım 2011 Pazartesi

BREAKING DAWN PART-1


Saatler günleri, günler ayları kovaladı ve sonunda beklediğim gün; "Breaking Dawn Part-1"in vizyon günü geldi. Filme ilk çıktığı gün (18.11) gidemememin üzüntüsü neyse ki çok sürmedi, bu gün; merakımın son bulduğu, sevincimin katlandığı ve bir çok duygunun harmanlandığı 2 saatin sonunda, sinema salonundan büyük bir gülümsemeyle ayrıldım. 

Filmi izlemeyenler vardır mutlaka ama ben spoiler içerdiğini bildirerek bundan sonrasında, izlediğim muhteşem filmi kısa ve öz cümlelerle özetlemek istiyorum. 

Düğün davetiyelerinin ulaştığı kişilerin verdiği farklı tepkiler beni derinden etkiledi. Bu sahneler adeta Twilight Serisi'ndeki karakterlerin kişiliklerinin bir özetiydi. Jake için her zamanki gibi çok üzüldüm. Ama bu filmin sonunda, yeni ve güzel bir başlangıç yapacağını da biliyordum.  

Filmin ilk dakikalarında Alice'in Bella'ya düğün ayakkabısını prova ettirme sahnesinde diğer tüm izleyiciler gibi bende gülümsemeden edemedim. Bella'nın ultra yüksek topuklu ayakkabılarla bırakın yürümesini, ayakta durabilmesi bile başlı başına bir mucizeydi. 

Alice'in saçlarını bu filmde pek beğenmedim. Sanırım vampirlerin stillerindeki aşırı değişiklik benim hoşuma gitmiyor. Hepsini ilk filmdeki gibi görmeyi tercih ederdim ama ne yazık ki her filmi ayrı bir yönetmen çektiği için, karakterler üzerinde köklü değişiklikler yapılıyor. Biz hayranlar Twilight Serisi'ni her haliyle bağrımıza bassakta, gerçeklere objektifçe yaklaşmayı da başarabiliyoruz.

Bella'nın sır gibi saklanan gelinliği hayallerimin çok ötesindeydi. Tamamıyla ona uymuştu ve şatafatla sadelik bir arada ancak bu kadar hoş durabilirdi.

Bella ve Edward'ın eş ilan edildikleri dakikaların ardından, gelin ile damadın yakınlarının yaptığı samimi konuşmalar, filme değmiş sihirli bir değnek gibiydi. Senarist ve yönetmen; güzelliklerin ayrıntılarda gizli olduğunu, bu filmle bir kez daha ortaya koymuş oldular.

Düğün sahnesinde yazarımız Stephenie'yi de görmek beni çok mutlu etti, sanırım hayatındaki en gurur verici anlardan birini yaşamıştır o dakikalarda. Hayal dünyanızın gözlerinizin önünde hayat bulduğunu görmek, eminim tarifi mümkün olmayan bir duygudur.

Çiftimizin balayı evlerine giderken Rio sokaklarındaki eğlenceli ve romantik halleri çok hoştu. Neyse ki muhteşem bir deniz manzarasının eşliğinde Esme Adası'na ulaştılar. 

Filmdeki +13 yaş sınırlaması küçük yaştaki hayranları üzüntüye boğdu. Ama sanırım bu sınırlama gerekliydi. Sahneler -aşırı açık- denecek kadar abartılı olmasa da, çocukların görmemesi gereken türdendi.

Bella'nın hamile olduğunu öğrenmesinden sonraki olaylar bir rüya gibi geldi ve geçti. Her şey çok hızlı gelişti. Kızcağız bir ara gayet sağlıklı ve normalken iki hafta sonra adeta iskelete dönmüştü. Filmdeki makyaj uygulamaları çok başarılıydı. Özellikle Bella'nın, Esme Adası'ndan dönmesinin üzerinden iki hafta geçtikten sonra o halde karşımıza çıkması beni şok etti. Her ne kadar gelen fragmanlardan ve spoiler-lardan bu hallerini daha önce görmüş olsam da filmi izlerken ki  atmosferde, Jake'in gösterdiği tepkiye hak vermeden edemedim. 
"Berbat görünüyorsun Bella."

Robert (Edward) ve Kristen (Bella)'nın muhteşem oyunculuklarının yanı sıra, Taylor (Jacob)'ın bu filmdeki oyunculuğu, benim gözümde diğer tüm Twilight filmlerinin arasından oldukça büyük bir farkla sıyrıldı. Filmde en yoğun duyguları yaşayan oyunculardan biri olarak rolünün hakkını fazlasıyla vermişti. Ağlama, umutlanma ve karşı koyma sahnelerinde, adeta koltuğumdan kalkıp ekrandan da olsa Jake'e sarılasım geldi. Bella'nın hayali bir karakterde olsa ne kadar şanslı olduğunu bir kez daha gördüm ve böylesine değerli dostlukları kazanmak adına, hayatın bana fırsatlar sunması için dua ettim.

Jake -yine- Bella için büyük bir fedakarlık yapıp, Alfa kanının da vermiş olduğu etkiyle beraber kurt sürüsünden, kendi tabirleriyle "kardeşlerinden" ayrıldı. Bu onun için zor bir karardı ama o anda yapılması gereken en doğru şeydi.

Bella'nın hayatta kalmak için verdiği mücadele, Rose'un Bella'yı ve daha çok bebeği korumak için sarf ettiği büyük çaba, vampirlerimizin hem kurtlarla hemde açlıklarıyla verdiği büyük savaş ve Jake ile Edward'ın Bella'yı kararından döndürmek için harcadığı çaba, gerçekten takdire şayandı. 

Film; mücadelelerle ve umutlu bekleyişlerle doluydu. Sonunda herkes beklediğine kavuştu. Bella bebeğini canı pahasına dünyaya getirdi. Edward karısını akıl almaz bir gayretle hayata döndürdü. Jake öldürmek için yanına gittiği Reneesme'ye mühürlendi.

Mühürlenme sahnesi gerçekten çok iyi çekilmişti. Reneesme'nin farklı yaşlardaki hallerini o sahneyle birleştirmesi yönetmenin benden artı puan almasına neden oldu. Zaten replikleri değiştirmeden, direk kitaptan alıntılayarak filme uyarlaması ve Kris'in bir röportajında bahsettiği gibi, sahneleri kesmeden yayınlaması harika bir yönetmen olarak gönlümüzde taht kurmasını sağlamıştı.

Her zamanki gibi, Yazar; Stephenie Meyer, Senarist; Melissa Rosenberg ve bu filmle ekibe dahil olan Yönetmen; Bill Condon sayesinde sinemada muhteşem bir film keyfi yaşadım. Diğer ekip elemanları ve oyuncular tek bir kötü söze fırsat sunmayacak şekilde, harika bir iş çıkarmışlar ortaya. Twilight fanları olarak sanırım hepsine ne kadar teşekkür etsek az. 

Film hakkındaki fikirlerimin ancak bu kadarını paylaşabildim. Eminim daha sonra durup düşündüğüm zaman, daha bir çok övülmesi gereken sahneyi hatırlayıp, yazmadığım için kendime kızacağım ama sizlerinde filmi izlemenizi ve anlattıklarımdan çok daha fazlasını sinemada görmenizi tavsiye ederim...
        

Hiç yorum yok: